32 Yıl Sonrası...

Sabahın erken saatleri...

Geçmiş yıllara nazaran Ankara sokakları daha da ılıman.

O eski soğuklardan eser yok.

Merdiven altı bir çay ocağı buldum. küçük iskemleye oturup "Usta ... hele bir çay ver" deyip, ekran camı paramparça telefona bir göz attım.

Meğerse bugün #10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günüymüş ...

Bak sen bu hayatın sürprizine!!!

Aradan 32 yıl geçmiş.

Ve ben 32 yıl öncesinde gazetecilik mesleğine başladığım kentin sokaklarındayım.

Yani cumhuriyetin Başkentinde..

Sosyal medyada gün ile ilgili paylaşımları gürünce adeta boğazım düğümlendi.

Çay yarım kaldı bardakta...

Yorgun bedenimle doğruldum ve masada duran tütünden bir sigara daha ateşleyip, sakonun düğmelerini ilikleyip sokağa daldım.

32 yıl öncesinde bıyıkları henüz yeni terlemiş sübyan Kürt delikanlı olarak gazeteciliğe başladığım büronun bulunduğu Sakarya caddesi / bayındır 3 sokağına yöneldim.

Beden yorgun, ruh yorgun, bir tel dahi siyahın kalmadığı ağaran saç sakalla aheste aheste yürüdüm.

300 -400 metre sonrasında bir de baktım ki 3.cu katında ofisimizin bulunduğu balkanoglu ap. önündeyim.

Vallahi 32 yil öncesi nasılsa bugün de öyleydi.

Kireçlenmeden kaynaklı ağrıları azan boynumu yukarı çevirdim ve 32 yıl öncesinin hatıralarına kilitlendim.

Ne hatıralar... Ne hatıralar.

Kitaplar yazılacak hatıralar.

Sırtında dirseği yamalı mavi kabanı ile İsmail Hoca'nın (Beşikçi) büroda üniversiteli Kürt öğrencilerle sohbet ediyordu.

Sema Yüce, koltuk altına sığdırdığı gazetelerle dağıtıma çıkıyordu.

Elif Şafak ve Sinan Taha (Öztürk) telefon ve fax başında ha bire haber geçiyordu.

Mustafa Erdoğan elinde ajandasıyla meclise röportaj peşindeydi.

Ben ise coğrafyasından ayrı kalmış mülteci misali, dengbej klamlari tadında memleket hikâyeleri yazıyordum.

"33 kurşun", "Baco'  Ya Hesené Sahin" hikayeleri...

Geçmişin hatıraları ile cebelleşir iken

Yanağıma düşen sıcak gözyaşı ile boynum önüme düştü.

Bir cigara daha ateşledim.

Vay be... vay be...

32 yıl ha...

Nasıl da geçmiş koca yıllar.

Yola koyuldum yeniden.

Dermanı kesilmiş bacaklar,  yorgun bedeni taşımıyordu.

Sanki polis barikatları arasında geçiyordum.

Bombalar patlıyordu sanki.

Gazetecilerin bedenlerine faili malum kurşunlar yağıyordu.

Diyarbakır’da Apé Musa (Anter) Batman'da Hafız Akdemir vuruluyordu.

İstanbul’da gazete binası bombalanıyor Van'da Orhan Karaagar şişleniyordu.

Ve daha nice basın emekçisi faili malum cinayetlere kurban ediliyordu.

Tavan'da Ferhat Tepe, Urfa’da Hüseyin Deniz toprağa düşüyordu.

Ve o kanlı yıllar ki, şuan sahte demokrasi maskesi takan Meral Aksener'in İçişleri bakanı Tansu Çiller'in başbakan olduğu yıllar.

Günümüzde HDP’nin verdiği hayat suyu ile ayakta olan SHP ve uzantısı CHP'nin ana muhacerette iken üç maymunu oynadıkları yıllar.

Evet, işte o yıllar.

Biz Kürt çocukları demokratik, eşit temelde bir ülkede bir arada yaşayabilme adına gazetecilik yaptığı yıllar.

Hepsi de kan bulaşmış, ağıtların yankılandığı bir film sahnesi gibi geçti ruhumun derinliklerinde...

Ve 32 yıl aradan sonra #Gazeteciler Günunde o acılarla yeniden cebelleştim.

Oysa ki acılar yerine, yeni mahalledeki bekar evinde pişirdiğim gululé (Hakkâri yemegi) yazmak isterdim.

Yılbaşı sabahı polis evi basarken "Neden Kürtçe müzik dinliyorsunuz?" Diye sorduğunda,"memur bey ben Kürtçe bilmiyorum " diye cevap verdiğimde, Yılmaz Erdoğan’ın kahkaha ile güldüğünü yazmak isterdim.

Tedavi için hastalarını getirdiklerinde, saman pazarı ve Ankara'nın kenar mahallerinde kalan Kürt aileleri ziyaret ettiğimizde uzun uzadıya süren sohbetleri yazmak isterdim.

Oysa bu güzelliklerin hiçbirini yazabilecek tadım tuzum kalmadı.

Böylesi anlamlı bir günde 32 yılın özeti olarak sadece bu satırlara gücüm yetti.

Parmaklarım titredi.

Gözlerim nemlendi ve noktayı koydum.

Tüm meslektaşlarımı selam, sevgi ve saygıyla selamlıyorum.

Yorum yapabilmek için üye girişi yapmanız gerekmektedir.

Üye değilseniz hemen üye olun veya giriş yapın.