Çünkü Ortadoğu aynı zamanda halkların, dillerin, kimliklerin, hafızaların ve kuşaktan kuşağa aktarılan acıların coğrafyasıdır. Kürt meselesi de tam olarak bu nedenle yalnızca siyasal değil; sosyolojik, kültürel ve psikolojik bir meseledir.
İranlı düşünür Ali Şeriati doğrudan ve sistematik bir “Kürt sosyolojisi” geliştirmemiştir. Dolayısıyla ona söylemediği sözleri atfetmek doğru olmaz. Ancak Şeriati’nin yabancılaşma, kimlik, toplumsal bilinç, özgürleşme ve kendine dönüş üzerine geliştirdiği düşünceler, Kürtlerin Ortadoğu’daki tarihsel deneyimini anlamak için önemli sorular sormamıza imkân verir.
İnsan kendi kimliğine yabancılaşabilir mi?
Şeriati açısından insan yalnızca ekonomik koşullar içerisinde yaşayan bir varlık değildir. İnsanı insan yapan; tarihi, dili, kültürü, inancı, hafızası ve toplumsal aidiyetidir.
Dolayısıyla yabancılaşma yalnızca insanın emeğinden uzaklaşması değildir. İnsan kendi dilinden uzaklaştırıldığında, tarihini başkalarının anlatısından öğrenmek zorunda kaldığında veya kültürünü kamusal alanda değersiz hissettiğinde de kendi benliğiyle arasına mesafe girebilir.
Kürt meselesine buradan baktığımızda karşımıza çok temel bir soru çıkar:
Bir halkın varlığını kabul etmek ne demektir?
Yalnızca o insanların fiziksel varlığını kabul etmek yeterli midir? Yoksa onların dilini, kültürünü, tarihsel hafızasını ve kendilerini tanımlama haklarını da tanımak gerekir mi?
Modern Ortadoğu’nun sınırlarının oluşmasıyla Kürt nüfusun önemli bölümleri Türkiye, İran, Irak ve Suriye sınırları içerisinde kaldı. Bu ülkelerin Kürtlere ilişkin tarihsel deneyimleri ve politikaları birbirinden farklıdır. Ancak ortak sosyolojik soru değişmemektedir:
Ulus-devlet, kendi içerisindeki farklı kimliklerle nasıl yaşayacaktır?
Ortak vatandaşlık ile kültürel tek tipleştirme aynı şey değildir. Bir insanın yaşadığı ülkeye ait olabilmesi için kendi dilinden veya kültürel hafızasından vazgeçmesi gerekmemelidir. Çünkü gerçek aidiyet zorlamayla değil, tanınmayla güçlenir.
Dil yalnızca kelimeler değildir
Bu nedenle Kürt meselesinde dil özel bir yere sahiptir.
Dil yalnızca iletişim aracı değildir; aynı zamanda hafızadır. Annenin çocuğuna söylediği ninni, dedenin torununa anlattığı hikâye, bir toplumun ağıdı, sevinci ve geçmişi dil aracılığıyla kuşaktan kuşağa aktarılır.
Bir çocuk evinde konuşulan dili değersiz veya saklanması gereken bir şey olarak algıladığında yalnızca kelimelerle ilişkisi değişmez; ailesi, geçmişi ve kendi kimliğiyle kurduğu bağ da etkilenebilir.
Şeriati’nin yabancılaşma düşüncesini buraya taşıdığımızda şu soru önem kazanır:
İnsanı kendi kültürel benliğinden uzaklaştırarak güçlü bir toplumsal aidiyet oluşturabilir miyiz?
Tarih bize kimliklerin baskı altında her zaman ortadan kaybolmadığını, kimi zaman daha güçlü biçimde yeniden üretilebildiğini göstermektedir.
Kendine dönüş
Şeriati’nin dikkat çekici düşüncelerinden biri “kendine dönüş” fikridir. Bu, geçmişe kapanmak veya modern dünyayı reddetmek değildir. İnsanın başkalarının kendisi için oluşturduğu kimliğin nesnesi olmaktan çıkıp kendi tarihinin öznesi haline gelmesi olarak okunabilir.
O halde Şeriati’den hareketle bugün şu soruyu sorabiliriz:
Bir toplumun kendi tarihine ve kültürel benliğine dönmesi özgürleşmenin unsurlarından biriyse, Kürtlerin kendi diline, kültürüne ve tarihsel hafızasına sahip çıkması neden farklı değerlendirilsin?
Bu Şeriati’nin doğrudan Kürtler hakkında söylediği bir söz değildir; onun düşüncesinden hareketle bizim sorduğumuz çağdaş bir sosyolojik sorudur.
Fars’ın kimliği değerliyse Kürt’ün kimliği de değerlidir. Türk’ün dili kıymetliyse Kürt’ün dili de kıymetlidir. Arap’ın tarihi varsa Kürt’ün de tarihi vardır.
Bir halkın varlığı diğerinin yokluğu üzerine kurulmak zorunda değildir.
Güvenlik tek başına bir sosyoloji değildir
Kürt meselesinin uzun yıllar yalnızca güvenlik perspektifinden değerlendirilmesi de meselenin toplumsal boyutlarını görünmezleştirebilir.
Elbette devletlerin güvenliği sağlama sorumluluğu vardır ve sivillere yönelik şiddet kimden gelirse gelsin meşrulaştırılamaz. Ancak güvenlik politikası tek başına bir toplumun neden aidiyet problemi yaşadığını, neden kimliğinin tanınmasını talep ettiğini veya tarihsel hafızanın neden kuşaktan kuşağa aktarıldığını açıklayamaz.
Aynı şekilde mesele yalnızca ekonomik kalkınmaya da indirgenemez.
Yol, fabrika, üniversite, hastane ve istihdam gereklidir. Fakat insan yalnızca ekonomik bir varlık değildir. İnsan aynı zamanda şu soruya cevap arar:
“Ben kimim ve yaşadığım toplum içerisinde kendi kimliğimle eşit miyim?”
Şeriati’nin insan anlayışının hatırlattığı önemli gerçeklerden biri budur: İnsan yalnızca tüketen değil, aynı zamanda anlam ve aidiyet arayan bir varlıktır.
Eleştiri kendimize de dönmeli
Ancak Kürt meselesinin sosyolojik analizi yalnızca devlet eleştirisiyle sınırlı kalmamalıdır. Kürt toplumunun kendi içerisindeki aşiret ilişkileri, geleneksel otorite biçimleri, kadın üzerindeki baskılar, sınıfsal eşitsizlikler ve farklı düşüncelere tahammül meseleleri de eleştirel biçimde tartışılmalıdır.
Çünkü özgürlük yalnızca başkasından talep edilen bir hak değildir.
Ailenin içerisinde de, kadın-erkek ilişkisinde de, siyasette de, toplumsal hayatta da özgürlük ve demokrasi gerekir.
Bir halkın varlığı diğerini eksiltmez
Belki de Ortadoğu’nun öğrenmesi gereken en temel gerçek budur:
Kürt’ün Kürt olarak var olması Türk’ü eksiltmez. Türk’ün Türk olarak var olması da Kürt’ü eksiltmemelidir.
Aynı gerçek Arap, Fars ve bu coğrafyada yaşayan bütün halklar için geçerlidir.
Bu nedenle Kürt meselesi yalnızca Kürtlerin meselesi değildir. Aynı zamanda demokrasi, hukuk, eşit yurttaşlık ve birlikte yaşama meselesidir.
Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek temel soru belki de “Kürtler ne istiyor?” sorusundan önce şudur:
Biz nasıl bir Ortadoğu istiyoruz?
Kimliklerin birbirinden korktuğu bir coğrafya mı; yoksa insanların kendi dilleri, kültürleri ve kimlikleriyle eşit ve onurlu biçimde birlikte yaşayabildiği bir coğrafya mı?
Şeriati’nin düşüncesinden hareketle çıkarılabilecek önemli sonuçlardan biri şudur:
İnsanı kendi kimliğine yabancılaştıran toplumsal düzenlerin kalıcı bir aidiyet üretmesi güçtür.
Çünkü gerçek toplumsal barış farklılıkları ortadan kaldırmak değildir.
Barış, birbirimize benzemek değil; birbirimizden farklı olduğumuz halde eşit olduğumuzu kabul edebilmektir.
Murat Ürgen
Aile Danışmanı ve Köşe Yazarı