Meclis'e sunulan "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi" de tam böyle bir dönemin ürünüdür.
Teklifin temel yaklaşımı dikkat çekicidir. Klasik anlamda bir af düzenlemesi yerine; soruşturmaların, kovuşturmaların ve infazların beş ve on yıllık sürelerle ertelenmesini, bu süreçte yeniden suç işlenmemesi halinde dosyaların düşmesini veya cezaların infaz edilmiş sayılmasını öngören bir geçiş modeli önerilmektedir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında bu, devletin "önce güveni test edelim, sonra hukuki sonuçları kesinleştirelim" yaklaşımını benimsediğini göstermektedir.
Elbette çatışmaların sona ermesi, silahların tamamen susması ve toplumun yeniden nefes alması her vicdan sahibi insanın ortak arzusudur. Hiçbir toplum, sonsuza kadar çatışmayla yaşayamaz. Bu nedenle barışa yönelik her samimi girişim değerlidir.
Ancak burada asıl soru şudur:
Barış yalnızca silahların susması mıdır, yoksa hukukun ve demokrasinin de yeniden nefes alması mıdır?
Çünkü bir toplumda yalnızca güvenlik politikalarını değiştirmek, toplumsal barışı tek başına inşa etmeye yetmez. Barışın kalıcı olabilmesi için adalet duygusunun da güçlenmesi gerekir.
Yasa teklifi, beş ve on yıllık erteleme süreleriyle aslında yeni bir toplumsal sözleşme önermektedir. Devlet, "Süreç başarıyla devam ederse hukuki sonuçları yeniden değerlendireceğim." demektedir.
Bu yaklaşımın önemli avantajları vardır.
Silahlı çatışmanın sona ermesini teşvik eder.
Toplumun normalleşmesine katkı sağlayabilir.
Yıllardır devam eden güvenlik eksenli gerilimin azalmasına imkân tanıyabilir.
Fakat aynı düzenleme bazı önemli soruları da beraberinde getirmektedir.
Özellikle siyasi hareketin yaratmış olduğu belirsizlikler bulunmaktadır. Örneğin: Belediyere kayyum atamak. Burada mağdurların adalet duygusu nasıl korunacaktır?
Dosyaların yıllarca askıda kalması hukuki belirliliği nasıl etkileyecektir?
Ve en önemlisi...
Toplumsal güven yalnızca örgüt mensupları üzerinden mi inşa edilecektir?
İşte tam da bu noktada, sürecin en önemli eksikliklerinden biri ortaya çıkmaktadır.
Eğer gerçekten yeni bir toplumsal sayfa açılmak isteniyorsa, demokratik siyasetin önündeki tartışmalı alanların da aynı cesaretle ele alınması gerekir.
Kamuoyunda uzun yıllardır tartışılan, ulusal ve uluslararası hukuk çevrelerinde farklı değerlendirmelere konu olan uzun tutukluluk süreçleri de bu çerçevede yeniden değerlendirilmelidir. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ başta olmak üzere, uzun süredir tutuklu bulunan siyasetçilerin durumunun hukuk devleti ilkeleri ve yargısal süreçler çerçevesinde yeniden ele alınması yönündeki beklenti, yalnızca bireysel bir talep değil; demokratik normalleşme tartışmasının da önemli başlıklarından biridir.
Çünkü toplumlar umutla iyileşir.
Barış yalnızca dağlarda değil, siyaset kurumunda da hissedilmelidir.
İnsanlar geleceğe bakarken, hukukun herkese eşit uygulanacağına inanmalıdır.
Silah bırakanın da, demokratik siyaset yapanın da hakkının hukuk içinde değerlendirileceğine dair güven oluşmadıkça, toplumsal barış eksik kalacaktır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey yalnızca çatışmasızlık değildir.
İhtiyaç duyulan şey, güven veren bir hukuk düzenidir.
Adaletin geciktiği yerde barış kırılganlaşır.
Demokrasinin daraldığı yerde toplumsal bütünleşme zayıflar.
Hukukun seçici uygulandığı algısının oluştuğu yerde ise güven yeniden inşa edilemez.
Bu nedenle Meclis'teki bu teklif yalnızca bir infaz veya ceza hukuku düzenlemesi olarak görülmemelidir.
Asıl mesele, Türkiye'nin nasıl bir demokratik gelecek inşa etmek istediğidir.
Barış, yalnızca silahların susması değildir.
Barış; insanların birbirinden korkmadan yaşayabildiği, farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, hukukun herkese eşit uygulandığı ve hiç kimsenin adalet beklentisini yıllarca ertelemek zorunda kalmadığı bir düzen kurabilmektir.
İşte o gün, yalnızca bir süreç tamamlanmış olmayacak; aynı zamanda toplumsal vicdan da kendisini yeniden onarmaya başlayacaktır.
Murat Ürgen
Aile Danışmanı ve Köşe Yazarı