Bu Kentte Herkes Birbirini Tanıyor, Ama Kimse Kimseyi Bilmiyor…
Öner YİĞİT’in Kaleminden
Yazı, bu ağırlığı yere bırakmanın en sahici yoludur. Benim için yazmak; nefes almak kadar doğal, susmamak kadar zorunludur. Çünkü yazı, insanın kendine açabildiği son dürüst kapıdır.
Burada kimseye göz kırpmak zorunda değilim. Ne bir makamın eşiğinde bekliyorum ne de bir gölgenin altında serinliyorum. Yazı, insanı özgürleştirir; çünkü kimseye ait değildir. Ne alkış ister ne de onay.
Bu kentte olan bitene bakın…
Atamalara mesela. Her biri sosyal medyada bir fotoğrafla duyuruluyor. Kravat biraz yukarıda, ceket biraz dar, yüzlerde ödünç alınmış bir özgüven. Fotoğrafın kendisi değil, verdiği mesaj önemlidir: “Ben buradayım. Ben de sizdenim. Gerekirse beni ararsınız.” Bu bir başarı sevinci değil; bir aidiyet bildirgesidir. Liyakatin yerini sadakat, emeğin yerini yakınlık alalı çok zaman oldu. Bu kentte insanlar bir yerlere gelmenin yolunu ezberledi, ama bir şey olmanın ne demek olduğunu unuttu. Oysa mesele koltuğa oturmak değil; oturduğun koltuğun hakkını verebilmektir. Burada koltuklar dolu ama sorumluluklar boş. Ünvanlar var ama içleri sessiz. Yetki dağıtılıyor, vicdan eksik kalıyor.
Kente bakın, gerçekten bakın…
Sokaklar aynı, yüzler tanıdık, sorunlar yıllardır değişmiyor. Değişen tek şey isimler ve fotoğraflar. Aynı cümleler farklı ağızlardan tekrar ediliyor. Her defasında “yeni bir dönem” deniyor. Oysa yeni olan hiçbir şey yok; sadece eskiler yer değiştiriyor. Zaman ilerliyor ama zihniyet yerinde sayıyor.
Asıl tehlike burada başlıyor…
Bu kentte herkes birbirini tanıdığını sanıyor ama kimse kimseyi gerçekten bilmiyor. Çünkü bilmek sorumluluk ister. Sorgulamak cesaret, düşünmek bedel gerektirir. Cehalet ise zahmetsizdir; yüksek sesle konuşur, kendinden emindir. Üç kelimeyi bir araya getiremeyenler uzun nutuklar atar. Cümle kuramayanlar yön çizer. Okumayanlar karar verir. Ve bütün bunlar olurken, itiraz edenler “uyumsuz”, susmayanlar “problemli”, yazanlar ise “rahatsız edici” ilan edilir. Çünkü bu düzen en çok yazıdan korkar. Yazı hafızadır. Yazı unutturmaz. Yazı, vitrini değil arka odayı gösterir. Tozu halının altına süpürmez; kaldırır.
Ben bu yüzden yazıyorum.
Bu metin kimseyi ikna etmek için yazılmadı. Bir tarafı savunmak, bir cephe inşa etmek ya da bir gruba yaslanmak için de değil. Bu yazı, yalnızca hâlâ düşünebilen bir vicdana seslenmek için var. Çünkü bir kent, ancak düşünme yetisini kaybettiğinde gerçekten çöker.
Bu kentte aynı işi yapan insanlar birbirini sevmiyor. Daha doğrusu, birbirini tanımaya bile tahammül edemiyor. Siyasetçi siyasetçiyi, bürokrat bürokratı, memur memuru; işçi işçiyi rakip görüyor. Aynı branşta çalışan hekimler, diş doktorları, akademisyenler birbirinin varlığını tehdit olarak algılıyor. Sporcu sporcuyu, teknik ekip teknik ekibi; aynı kulübün, aynı kurumun içinde bile yan yana duramıyor. Basın ise en kırılgan yerde duruyor: “Bizim basın”, “sizin basın”, “onun basını”, “şunun basıncısı” diye parçalanmış bir aynaya dönüşmüş durumda. Herkes gerçeği değil, ait olduğu tarafı çoğaltıyor. Bu, bireysel bir ahlak sorunu değil; yapısal bir çöküş göstergesidir.
Çünkü modern toplumlarda meslekler dayanışma üretmek için vardır. Aynı işi yapanların ortak etik, ortak akıl ve ortak sorumluluk geliştirmesi beklenir. Oysa burada meslekler, rekabetin değil husumetin alanına dönüşmüş durumda. Ortak sorunlar ortak çözüm üretmiyor; tam tersine, herkes kendi küçük alanını korumaya çalışırken bütün ise çürüyor. Burada bir etik erozyon yaşanıyor. Mesleki etik, yerini grup sadakatine bırakmış durumda. Bilgi, araçsallaştırılıyor. Yetkinlik, görünmez kılınıyor. Liyakat, sessizce dışarı itiliyor. Böylece herkes aynı masada oturuyor ama kimse aynı dili konuşmuyor. İftiralar almış başını gidiyor. Kenti tanımayanlar kenti dizayn için kaşlarını çatmış ben ciddi biriyim, ben disiplinli biriyim. Ben sizi düzeltirim edasında hâlbuki kendisinin bir tek düz yeri kalmadığının farkında bile değil…
En tehlikeli olan ise şudur: Bu düşmanlık hali yüksek sesle değil, sessizlikle ilerliyor. Kimse açıkça kavga etmiyor; ama kimse de kimseyi duymuyor. Selamlar eksiliyor, bakışlar kaçıyor, kapılar kapanıyor. Toplum, bağırarak değil; yavaş yavaş susarak çözülüyor.
Ben bu yüzden yazıyorum.
Kimseyi ikna etmek için değil, kimseye yaranmak için hiç değil. Bu kentte hâlâ aklıyla düşünen, vicdanıyla tartan, onuruyla yaşayan insanlar olduğunu hatırlatmak için yazıyorum. Çünkü bir toplum, aynı işi yapanların birbirine düşman olduğu noktada çürümeye başlar. Ve bu çürüme gürültüyle değil; sessizlikle ilerler.
Bu yazı bir suçlama değil, bir teşhistir. Ve her teşhis gibi, önce rahatsız eder. Ama rahatsız etmeyen hiçbir düşünce, iyileştirici değildir. O yüzden yazmayı bırakmayacağım. Çünkü susarsam gürültü kazanacak. Susarsam vasatlık sıradanlaşacak. Susarsam bu kent, birkaç pozdan ibaret bir yanılsamaya dönüşecek. Sakın susmanı beklemeyin…
Ve ben buna razı değilim.