Her dönemin kendine özgü ekonomik sıkıntıları, krizleri ve zorlukları oldu. Esnaf bazen kazandı, bazen kaybetti; ama kepengini açıp işinin başında durmaya, ekmeğini kazanmaya devam etti.
Ancak yıllarca esnaflık yapmış ve muhasebe mezunu biri olarak şunu söyleyebilirim: Esnaf hiç bu kadar yalnız hissetmemişti. Mesele yalnızca ekonomik yüklerin ağırlaşması değil; esnafın sorunlarının yeterince duyulmaması, sesinin yeterince işitilmemesi ve kendi kaderine terk edildiğini hissetmesidir.
Esnafın yalnızlaşması bir yana, kendisini yalnızlığa iten bir düzenin içinde kaldığını düşünmesi de başlı başına bir sorundur. Çünkü esnaf yalnızca kendi geçimini sağlamaya çalışan bir insan değildir; yanında çalışanların, ailesinin, tedarikçilerinin ve alışveriş yaptığı vatandaşların da hayatına dokunur.
Esnaflık yapan insan, kazancıyla evini geçindirir, çoluğunun çocuğunun rızkını çıkarır, dükkânını çevirir ve geleceğe dair hayaller kurardı. Bugün ise esnaflık, her geçen gün biraz daha ağırlaşan bir yükün altında ayakta kalma mücadelesine dönüştü.
Artık esnaf sattığını yerine koyamıyor, vatandaş almak istediğini alamıyor. Çünkü vatandaşın cebine giren para, enflasyon karşısında gün geçtikçe eriyor. Esnafın sattığı malın maliyeti artıyor, vatandaşın alım gücü düşüyor. Sonuçta ne satan kazanabiliyor ne de alan ihtiyaçlarını karşılayabiliyor.
Bir tarafta yüksek kiralar, diğer tarafta vergiler, elektrik faturaları, SGK primleri, banka masrafları, muhasebe ücretleri ve bitmek bilmeyen diğer giderler… Esnafın sırtındaki yük her geçen gün ağırlaşıyor. Peki, bütün bu yüklerin altında ezilen esnafın elinde ne kalıyor?
Bir muhasebe mezunu ve yıllarca esnaflık yapmış biri olarak gelin, meseleyi biraz da hesap kitap üzerinden değerlendirelim. Çünkü ticarette kasaya giren para, esnafın cebine giren para değildir. Ciro başka, kâr başka; gün boyunca yapılan satış başka, akşam dükkân kapandığında elde kalan para bambaşkadır.
Gelin, basit bir hesap üzerinden örnek yapalım.
Bir esnaf düşünün; gün boyunca çalışmış, 5.000 TL’lik satış yapmış olsun. Malın maliyetini düştükten sonra elinde 500 TL kaldığını varsayalım. Şimdi bu 500 TL’nin ortaklarına bakalım.
▪️ Dükkân kiralıksa mülk sahibi bu kazancın ortağı.
▪️ Yanında çalışan personel, maaşıyla bu kazancın ortağı.
▪️ Elektrik şirketi bu kazancın ortağı.
▪️ Bankalar, komisyonlar ve işlem ücretleriyle bu kazancın ortağı.
▪️ SGK, primleriyle bu kazancın ortağı.
▪️ Maliye, vergileriyle bu kazancın ortağı.
▪️ Muhasebeci, hizmet ücretiyle bu kazancın ortağı.
▪️ Ticaret odası, esnaf ve sanatkârlar odası ile diğer işletme giderleri de bu kazançtan pay alıyor.
Peki, bütün gün dükkânın başında duran, sabah kepengini açıp akşam kapatan, sermayesini riske atan, borcuyla, vergisiyle, müşterisiyle uğraşan esnafın payına ne düşüyor?
Herkes 500 TL’lik kâra ortak; peki ya esnafın emeğine kim ortak?
Üstelik bu hesapta malı yeniden yerine koymanın maliyeti, fireler, beklenmedik masraflar ve diğer giderler de hesaba katıldığında, kâğıt üzerinde var görünen kazanç eriyip gidebiliyor. Esnaf bazen kasaya para girdiği hâlde günün sonunda neden kazandığını değil, nasıl zarar ettiğini düşünüyor.
Eskiden esnafın kazancı ailesini geçindirmeye yeterdi. Bugün ise esnafın kazancına ortak olanların sayısı, evine götürebildiği paradan fazla. İşin en acı tarafı da şu: Bütün bu giderler ödendikten sonra geriye kalanla ev geçindirmeye çalışan yine esnafın kendisi.
Çoluk çocuğun okul masrafı, mutfak gideri, kira, faturalar ve hayatın diğer zorunlulukları… Esnafın ailesi de bu hesabın içinde. Ama onlar kârdan değil, çoğu zaman geriye kalan eksiden pay alıyor.
Bir de işin vatandaş tarafı var. Vatandaşın alım gücü düştükçe esnafın müşterisi azalıyor. Müşteri azaldıkça satış düşüyor, satış düştükçe giderleri karşılamak zorlaşıyor. Esnaf fiyat artırsa müşteri alamıyor, fiyat artırmasa maliyetini kurtaramıyor. İki taraf da aynı ekonomik sıkıntının altında eziliyor.
Burada mesele yalnızca esnafın para kazanamaması değil. Esnaf kazanamazsa ticaret yavaşlar; ticaret yavaşlarsa istihdam azalır, üretici zorlanır, vatandaşın hayatı daha da güçleşir. Çünkü esnaf, ekonominin yalnızca bir parçası değil, aynı zamanda mahallelerin, şehirlerin ve toplumsal hayatın temel taşlarından biridir.
Esnaf sadaka istemiyor. Ayrıcalık da istemiyor. İstediği şey, emeğinin karşılığını alabilmek, sattığı malı yeniden yerine koyabilmek, vergisini ödeyebilmek ve ailesinin geçimini sağlayabilmek.
Esnafın beklentisi; öngörülebilir maliyetler, taşınabilir vergi ve prim yükleri, finansmana makul koşullarda erişim ve vatandaşın alım gücünü koruyacak ekonomik şartlardır. Çünkü esnafın ayakta kalması, yalnızca esnafın değil, bütün toplumun meselesidir.
Bir ülkede herkes esnafın kazancına ortak olup hiç kimse esnafın yükünü paylaşmıyorsa, orada artık kazançtan değil, ayakta kalma mücadelesinden söz edilir.
Unutmayalım: Esnafın kepengi kapandığında yalnızca bir dükkân kapanmaz; bir ailenin geçim kapısı kapanır, yanında çalışan insanların ekmeği tehlikeye girer, bir mahallenin canlılığı azalır, ekonominin çarklarından biri daha durur.
Bugün sorulması gereken soru şudur:
Esnafın kârına bu kadar çok ortak varken, zararına neden yalnızca esnaf ve ailesi ortak oluyor?
Yılmaz TOSUN - 13 Ekim 2026...




