HDP Van Milletvekili Temelli: Talan, bilinçli politika

Ekonominin ciddi anlamda yapısal sorunları olduğunu söyleyen Sezai Temelli, savaştan enerjiye, inşaattan haksız zenginleşmeye giden bu talanın AKP’nin bilinçli politikası olduğunu ifade ediyor.

HDP Van Milletvekili Temelli: Talan, bilinçli politika

Türkiye Merkez Bankası’nın 128 milyar dolar rezervinin muhalefet tarafından sorulması ve ardı ardına hükümet yetkilileri tarafından yapılan açıklamalardan sonra son olarak MB Başkanı Şahap Kavcıoğlu da konu hakkında konuştu. Kavcıoğlu’nun “O SİHA’lar, İHA’lar parasız uçmuyor. O askerler oraya bedava gitmiyor” sözü dikkat çekiciydi zira daha önce Erdoğan da savaşı kastederek silahların bedava olmadığına vurgu yapmıştı.

Ekonomik krizin derinleştiği ve yoksulluğun arttığı Türkiye’de her defasında savaş politikaları ile bütçesinin AKP tarafında ortaya atılması bir yanıyla Kürt sorunun barışçıl bir zeminde niye çözülmediğinin de büyük bir soru işareti. Türkiye ekonomisini yapısal sorunlarının olduğunun altını çizen HDP Van Milletvekili Sezai Temelli de savaşa da dikkat çekerek ülkedeki birçok yapısal problemin Kürtlerle barışmadan düzelmeyeceğini vurguluyor.

HDP Van Milletvekili Sezai Temelli Fırat Haber Ajansı'nın sorularını yanıtladı:

Kasım 2020’den bu yana Berat Albayrak'ın gitmesi, MB Başkanının iki defa değişmesi ve beraberinde faiz -döviz arasında sıkışmış bir ekonomik gündemi var. Öncelikle bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye'nin ekonomik anlamda ciddi yapısal sorunları var. AKP 20 yıllık iktidarı boyunca bu yapısal sorunları çözmek için hiçbir adım atmadı. Bu yapısal sorunları görmezden gelerek özellikle finans piyasaları yönlü bir gelişme ve buna bağlı olarak da inşaat sektörünü; son dönemde de savaş sanayisini destekleme yönünde bir yol izledi. Bu açılımlar ile ekonomi büyür, büyüyen ekonomi de kendi sorunlarını çözer mantığıyla hareket etti.

Nedir bu yapısal sorunlar?

En önemlisi döviz sorunu. Türkiye hiçbir zaman yeteri kadar bir döviz kaynağına sahip olmadı. Finans, bankacılık, döviz tüm bu krizlerinin altında yatan ana gerekçe bu. Dolayısıyla bu yapısal krizi aşmak için Türkiye'nin yapması gereken ilk şey cari açığından kurtulmak. Çünkü Türkiye'nin ciddi bir cari açığı var ve giderek artıyor. Haliyle cari açığı büyüyen ekonomi daha çok sıcak para ve borçlanmaya ihtiyaç duyar. Bu da giderek klasik deyimiyle daha da dışa bağımlı bir halde sıkışıp kalmaya yol açıyor. Bundan çıkmanın yolu AKP'nin uyguladığı politikalar değil, hatta biz bunu 2002'de AKP iktidara geldiğinden bu yana söylüyoruz. AKP ne yaptı? Gelir gelmez özelleştirme yaptı, borçlandı ve bu borçları da alıp 15 yıl sonra bu yapısal sorunları yeniden ortaya çıkaracak şekilde kullandı. Bugüne geldiğimizde 2017'de, AKP'nin iktidara gelmesinden 15 yıl sonra ülke ciddi anlamda içinden çıkılmaz bir krize sürüklendi.

Öte yandan bakanın görevden alınması, Merkez Bankası başkanının değiştirilmesi sonra yeniden değiştirilmesi var olan politikaların üzerine kapatmak için yapılan vitrin düzenlemeleri. Esas olarak arka planda bu zihniyetin ekonomiye de siyasete de çözüm getiremeyeceğini görmemiz lazım. En temel yapısal sorunları çözemeyen siyaset sizi krizden başka bir yere götüremez. Böyle de olmuştur zaten. AKP sadece iktisadi değil, toplumsal, siyasal hiçbir yapısal sorunu çözmek için adım atmamıştır. Bakın çok iddialı konuşuyorum biri de çıkıp desin ki haksızlık ediyorsunuz, o zaman oturup Türkiye'nin yapısal sorunlarını konuşalım. Cari ve bütçe açığını kapatabilmiş midir ya da bütçede sağlıklı bir kompozisyon yaratabilmiş midir?

Hayır. Öte yandan ekonominin gerçek anlamda işsizliği çözebilecek bir şekilde gelişmesini sağlamış mıdır? Hayır. Ekolojik tahribatı da ortadan kaldırıp doğa ile barışık bir ekonomi yarata bilmiş midir? Hayır. AKP şunu söylüyor ‘Biz geldiğimizde kişi başı gelir şu kadardı, şimdi bu kadar oldu’ sadece bizde artmadı ki dünyanın her yerinde kişi başı gelir artıyor. Ama onlar geldiğinde de dünya ekonomilerinde 19. sıradaydık hatta şu an 20. sırada. Türkiye ekonomi olarak yakında dünyanın ilk 20 ekonomisi listesinden de düşmek üzere. Geldiklerinde orta gelir sıkışması vardı fakat şu an o da yok, ülkede ciddi anlamda orta gelirden de aşağı düşme riski var uzun vadede. Önümüzdeki 20-25 yıla baktığımızda bugünün yarattığı tahribatın sonucu bu şekilde bir gelişim gösteriyor. Bunların bütününü ekonomik olarak okuduğunuzda Türkiye'nin bir gelişim kaydetmediğini aksine seviye kaybettiğini görebiliyoruz.

Peki, AKP bahsettiğiniz bu tabloyu nasıl yarattı?

AKP geldiğinden bu yana neo-liberal politikalarla fazlasıyla sarıldı. İkincisi bu neo-liberal politikalardan hem kendisi yararlanma kaygısı güttü hem de siyasetini bununla barışık hale getirdi. Şunu söylemek istiyorum dünya kapitalizmi içinde neo-liberal politikalar bir felakettir. Hatta buna ‘kumarhane kapitalizmi’ dendi dolayısıyla bu felaketi sürdürmek ciddi bir tahribatı da beraberinde getirir. Fakat AKP yetinmedi bunlara bir de yolsuzluk ve talan ekonomisi ekledi. Ayrıca ekonominin gerçekleri ile bağdaşmayacak bir otoriter rejim inşa ederek ülkenin kaynaklarını siyaseten de ekonomik olarak da kuruttu.

AKP bu neo- liberal politikalar içerisindeki savaş bütçesini özellikle Kürtlere karşı yürüttüğü savaş konseptini de hiç bırakmadı belki geçmişten alarak daha da ilerletti. Peki bu tablo içerisindeki savaş payını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bunu artık herkes bilmeli, bildiğini dile getirmeli hatta hissetmeli Kürtlerle barışmadan Türkiye'nin hiçbir yapısal sorunu çözülmeyecek. Bakın bu da çok iddialı bir söz ama ben bunu yinelemek istiyorum. Bugün Türkiye'nin yaşadığı yapısal sorunların çoğu iktidarın zihniyetidir. İktidar kendinden önce 90'lardan aldığı politikaları ileri taşıyor ve hatta bunda ısrar. Kürtlerle barışmak yerine savaşıyor. Kürtlerle savaş, nefret ya da günümüz politikasında HDP ile bu şekilde kapışmak ya da Kürt halkına baskılar vs. bunların hepsini alt alta sıralarsak ortaya çıkan tek şey şiddet politikası. Kürtlerle barışmanın bir örneği yaşandı çözüm sürecinde böyle bir fırsat vardı. Abdullah Öcalan'ın gösterdiği bir yoldu bu. Belki de 100 yıldır devlet geleneğinin ortaya koyamadığı bir siyasetin üretilme olanağının fırsatıydı. Fakat hükümet bunu elinin tersiyle etti, insanlar çözüm sürecinden umutlanırken çöktürme plan hazırladı, Kobanê gibi bir yerin düşmesinden medet umdu. Aslında hem Türkiye'nin kurucu zihniyeti hem de AKP tekçi bir siyaset düzleminde ilerliyor. Bu sadece toplumsal değil ekonomik anlamda da tekçi bir bakış açısı. Tekçilik kolonyalist bir akla sahiptir çünkü Kürt coğrafyasının sadece sömürecek bir yer olarak görüyor. İktisadi olarak ayakta kalıp yürüyebilmek için tam da bu coğrafyanın kaynaklarını sömürmesi gerekiyor. Bugün Başur'da, Rojava'da ve Efrîn'de yaşananların iktisadi okuması budur. Türkiye iktisadi durumunu Kürt barışı üzerinden çözmek yerine bunun üzerini kapatan, yayılmacı bir politika ile hareket etmeyi yeğliyor. Oysaki bugün Başur’da federe devleti destekleyip oranın demokratikleşmesine katkı sağlamak yerine; ya da Rojava'yı tanıyıp Suriye'nin demokratikleşmesi ve oranın federatif yapısını güçlendirmek gibi bir olanak varken; Efrîn keza böyle yine Kerkük, Musul'un özerkleşmesi, Şengal'in özerk demokratik yapısına katkı sağlamak dururken tam tersi savaş politikalarını ve buraya kendi tekçi zihniyetini dayatmaya çalışıyor.

Son dönem ‘128 milyar dolar nerede?’ meselesi çok konuşuldu ki daha önce AKP, yolsuzluk meselelerini 17/25 Aralık örneğinde olduğu gibi "iftira, komplo" tarz argümanlar ile bir şekilde kapattı. Fakat Ticaret Bakan Ruhsar Pekcan'ın da dezenfektan satışı sonrası görevden alınması var. Bu anlamda artık siz de bahsettiğiniz yolsuzluk ekonomisinin üstünü kapatmakta zorlanıyor mu AKP?

Aslında hem algı yönetimi hem de medyanın büyük çoğunluğunu kendi ellerinde olmasından kaynaklı birçok olayı halktan kaçırıyorlar; ama Pekcan’ın yaptığı kaçıramadıklarından sadece belki küçük bir kısmı. Zira bu olayda da bedava bile verse almaması lazım bakanlığın, politik etik kurallar gereği. Mesele ucuzluğu ya da pahalı değil bedava bile olsa alınmaması. Kaldı ki bugün liyakatten bahsedeceksek cumhurbaşkanının, bakanların ve hatta birçok bürokratın ticari ilişkilerini tamamen bitirmesi gerekiyor. Aksine hepsinin ticaretten büyüdüğünü görüyoruz hem siyasetten yönetici kadrolarına oluşturacaksınız hem de ticaretten büyüyeceksiniz. Bu zaten başlı başına bir yolsuzluk hikâyesidir. Çünkü siz karar vereceksiniz ve karar verdiniz şeyden nemalanıyorsanız bunun adı yolsuzluktur. Çünkü siz kararı nemalanacağınız şekilde veriyorsunuz demektir. Bu olay görünenin küçük bir kısmı. Biliyoruz ki 20 yıllık iktidarı boyunca büyük bir yolsuzluk tarihi de var ülkede ve günü gelecek bunlar da ortaya çıkacak. 128 milyar dolar, yolsuzluk hikâyesinin en sofistike hali. Herkes açıklama yapıyor iktidar çevreleri, bankacılar, finans uzmanları teknik olarak söylediklerini iyice kurgulayıp anlatıyorlar; ben de diyorum ki minareyi çalan kılıfını hazırlar. Minarenin içine bakmak lazım. ‘128 milyar dolar nerede?’ sorusu çok doğru bir soru ve bunu HDP olarak ilk biz sorduk. Şu an diğer partiler de soruyor ve çok da doğru bir şey yapıyorlar elbette. Biz ilk sorduğumuzda da şunu söyledik eğer siz kamu kaynakları üzerine bir tasarruf yapıyorsanız şeffaf olmalıdır. İkincisi bu operasyonun karşılığında ne olmasını bekliyorsunuz, sonuçları ne olacak?

Peki sizce ne oldu?

128 milyar doları 2017'de yaptıkları anlaşma gereği kamu bankalarına veriyorlar. Hazine Bakanlığı, Merkez Bankası’na diyor ki ‘kamu bankalarına döviz ver, TL al.’ Burada Hazine Bakanlığı kendisini Merkez Bankası'nın yerine de koyuyor ayrıca. Bu para kamu bankalarına geçtikten sonra Hazine diyor ki ‘6 lira 85 kuruştan şuna şuna şuna saat.’ Ama biz daha şunların kim olduğunu bilmiyoruz. Onlar da çıkacak. 6,85’den döviz sattırıyor ve bugün yaşadığımız tablo ortaya çıkıyor. Bu kadar büyük bir rakamı sattırma amaçları dövizi baskılama. Dövizi döviz satarak baskılama herhalde bu dönemki Hazine'nin bulduğu bir şey. Evet, döviz alım satım ihaleleri yapılır ama bu ihalelerin bile bir projeksiyonu vardır. Öyle kafanıza göre ihale açıp satamazsınız ya da piyasaya müdahalenin de belli bir limiti var. Adeta Merkez Bankası'nın rezervleri piyasaya boca ediliyor. Bugün dolar 8,30'un üzerinde. Şimdi bu dövizi geri almaya kalksanız 6,85 ile 8,30 arasında 1 lira 45 kuruş fark var. Hazine, ekonominin üzerine 200 milyar ilave yük getirmiş demektir bugünkü rakamla. Felaket bir talan ve yolsuzluktan bahsediyoruz. Peki bu para nereye gitti? ‘Para bir yere gitmez TL olarak duruyor’ deniyor tamam bu durur ama sizin işinizi TL görmez, döviz görür. Döviz rezerviniz varsa daha düşük maliyette borçlanırsınız, kur ve faiz riskine karşı ekonomiyi korursunuz. Ya da böylesi olağanüstü bir dönemde aşı alırsınız. Şu anda döviz rezervi yok ekside ve SWAP'larla (para değişimi) artıda görünüyor. Hele ki dış borcu ve cari açığı bu kadar yüksek olan bir ülkenin döviz rezervlerinin bu halde olması artık ben finans alanda kontrolümü yitirdim anlamına gelir. Yıkımın etkileri daha yeni başladı daha da artarak gelecek. Tüm bunların arkasındaki zihniyet AKP'nin yönetsel anlamdaki çarpıklığından geliyor. Savaşa, enerji, inşaat sektörünü ve haksız zenginleşme dediğimiz siyasete kaynağına para gitmesi bu rezervlerin çarçur edilmesidir.

Başlarken de demiştik faiz ve döviz arasına sıkışan bir ekonomi var. Siz de sektörlere işaret ettiniz örneğin enerji sektörüne 3 milyar destek halka faturalandırılacak. Şöyle ki döviz düşmezse enerji, faiz düşmezse inşaat sektörü çöküyor. Faizi düşürüp inşaatı rahatlatırken bu 3 milyar destekle de enerji sektörünün çok sarsılmamasını mı sağlamaya çalışıyorlar? Kaldı ki bu yine aynı sıkışmanın içerisine girmek değil mi?

Bir kere bu iktidarın ekonomiden anlamadığını söylemek lazım. En başta da Erdoğan, faiz düşerse enflasyon düşer diyor. Bu kafa karışıklığı ya da yaklaşım başlı başına bir problem. Kaldı ki bugün enerji ya da inşaat firmaları öz kaynakla yatırım yapmış değiller. Bunlar hem yurtiçi hem de yurtdışı bankalarından krediler alıp öyle yaptılar bu yatırımları ve iki tarafı da borçları var. Hem de Hazine güvencesiyle. Yani bu firmalar borçları ödeyemez batarsa Hazine ödeyecek demek anlamına geliyor bu. Haliyle bu borcu isteyen yurtiçi bankalarında da bir bankacılık krizi yaşanmasın ve diğer taraftan yurtdışı bankaları da kapıyı çalmasın diye 128 milyar dolar harcandı. Bir şekilde finans ve bankacılık krizinin önünü alma çabası için ama ahmaklık şuradaki bunun için 128 milyar dolar harcanması. Bir diğer ahmaklık bu ülkede böylesi bir kredi genişlemesi bolluğu yapılamaz. Bakın öte yandan bu aşırı borçlanmış firmaların sahiplerinin durumları iyi ama şirketler batmaya yüz tutmuş. Ama AKP'nin politikası başından beri bu, ‘ben veririm krediyi inşaatlar, silahlar, enerji şirketleri yapılır ekonomi canlanır; canlanan ekonomi de kendini iyileştirir.’ 100 yıl önce terkedilmiş bir ekonomi anlayışı bu iki tane dünya savaşının olma sebebi bu. Bu kadar ahmakça bir fikirle ekonomi yönetilirse geleceğimiz yer de burası olur. Enerji sektörü o kadar fazla teşvik edilmiş ki ülkenin enerji ihtiyacını karşılamak için değil. Enerji firmalarının zengin olmasına yönelik bir proje bu.

Rakamlara göre zaten Türkiye'de enerji eksikliği de yok görünüyor hatta fazlası var...

Çünkü santrallerin çoğu üst kapasite şu anda. Sürdürülebilir ya da doğayı koruyan bir enerji politikası da değil; şimdi de kalkıp nükleer enerji santrali yapacaklar Akkuyu'da. Doğal talanını konuşmaya sıra gelmiyor. İnşaat sektörü de aynı durumda inanılmaz şekilde konut arz fazlası var. İhtiyaç fazlası bir yatırım var köprüler, yollar, şehir hastaneleri zarar ediyor hep. Kaynakların bu şekilde kötü kullanımı bu hale getiriyor; ama kaynakların kötü kullanımı iradeyi bir şey, politik bir tercih bu çünkü haksız zenginleşmenin yolu tam da buradan geçtiği için.

Bunca ekonomik sarsıntı yaşanırken Erdoğan bakın 2001'deki gibi değil yazar kasa atılmıyor diye örnek veriyor sizce de öyle mi peki?

Bugün yaşanan kriz 2001 ve 94 krizini aşmış durumda. 2001 krizi tepe noktası yaptı ve sonunda sönümlendi. Ama şu an içinde yaşadığımız kriz süreğen ve yapışkan bir kriz. Burada sürekli tepe yaparak kriz krizi tetikleyerek gidiyor. Ama halkta hem salgından kaynaklı bir sıkışmışlık var hem de en önemli şey ise otoriter rejim. Türkiye'nin eskiden kusurlu bir demokrasi varken şu an onu bile arayacak hale geldi ülke. Bu ülkede yegâne muhalefet hem Kürt halkının hem de HDP'nin mücadelesidir. İnsan haklarından demokrasiye ekonomisinden siyaseti ve ortaya koyduğu politika ile HDP bugün iktidarın bu yüzden hedefindedir. AKP biliyor ki kendi bekasını sağlayabilmesi için HDP’siz bir Türkiye olması gerekiyor. Çünkü HDP hem bu iktidardan kurtulmanın yolunu gösteriyor; hem de enkaz dediğimiz bu şeyin altından siyasetten, iktisadi ve toplumsal olarak nasıl çıkılacağını da fikriyatı ve paradigmasıyla ortaya koyuyor.

 

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER