(VAN) Van Barosu Yılmaz Güney Konferans Salonu'nda gerçekleştirilen konferans, daha önce Kızıltepe, İzmir ve Urfa'da yapılan toplantıların ardından düzenlenen dördüncü konferans oldu.
Divan başkanlığını PWK Van İl Başkanı Hüsamettin Acar, PSK Van İl Başkanı Tayyip Kızılyıldız, VEJÎN adına Şehriban İnan ve bağımsız isimler adına Sedat Doğan yaptı.
Konferansın ilk bölümünde PSK Genel Başkanı Bayram Bozyel, PÊLKURD adına Köroğlu Karaaslan, VEJÎN temsilcisi Mustafa Dilsöz, bağımsız isimler adına Ali Öncü ve PWK Genel Başkanı Mustafa Özçelik konuşma yaptı.
PWK Genel Başkanı Mustafa Özçelik, şunları söyledi:
"Kürdistan Yurtseverler Partisi, PSK, VEJÎN, PÊLKURD ve bağımsız şahsiyetlerin de katılımıyla 150'ye yakın Kürt siyasetçinin yer aldığı bir konferans gerçekleştirdik.
Bu konferansta ulusal bir ittifakın oluşturulması amacıyla bir komisyon kurduk. Komisyon olarak şu anda illerde ve farklı bölgelerde konferanslar düzenliyoruz.
Mardin, Kızıltepe, İzmir ve Urfa'nın ardından şimdi de Van'dayız. Amacımız, Kuzey Kürdistan'da ulusal demokratik bir ittifakın oluşturulması için çaba göstermek ve mümkünse sonbaharda yapılacak genel bir konferansla bu ittifaka şekil vermektir.
Konferansımızı anlamlı kılan diğer bir boyut da yaşanan süreçtir. Bu süreçte, Türkiye Devleti'nin bugüne kadar izlediği siyasete karşı olduğumuzu ifade ediyoruz. Yüz yıllık devlet politikası hâlâ tek devlet, tek millet, tek vatan, tek dil ve tek bayrak anlayışıyla sürdürülüyor.
Ayrıca Kürtler adına demokratik cumhuriyet, ortak vatan, demokratik entegrasyon ve demokratik ulus söylemleriyle çözüm geliştirilmeye çalışılıyor. Biz bunu da doğru bulmuyoruz. Bu iki yaklaşımın dışında, Kürdistan halkının siyasi statü talebini yükseltebilecek en geniş kesimlerin ortak bir ittifak oluşturması için çalışıyoruz.
Süreç adı altında yapılan çağrının hemen ardından, 'Biz ön yargılı değiliz' dedik. Elbette silahların susması halkımızın çıkarınadır. Gerçekçi olmak gerekirse zaten silahlı mücadele zemini de kalmamıştı. Ancak silahların susması hem Kürt halkının hem de Türkiye'deki demokrasi ve özgürlük mücadelesinin yararınadır.
Ancak süreç içerisinde bunun bir çözüm ve barış süreci değil, daha çok bir oyalama ve öteleme süreci olduğu kanaatine vardık. Gerek Devlet Bahçeli'nin gerek Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ve devlet yöneticilerinin açıklamaları bunu gösteriyor.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum'un çok net bir açıklaması vardı. 'Biz terörü bitirmeye çalışırken bazıları siyasal yollarla bölücülük, ayrılıkçılık ve milliyetçilik yapmaya çalışıyorsa bu hayali kurmasınlar' dedi.
Türkiye Devleti'nin 'Terörsüz Türkiye' söylemi, bize göre Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin anayasal ve yasal güvenceye kavuşmayacağı bir Türkiye anlamına geliyor. 'Terörsüz bölge' söylemi ise Kürdistan'ın diğer parçalarında Kürt halkının siyasi statü elde edemeyeceği bir bölgeyi ifade ediyor.
Mecliste oluşturulan komisyonun kabul ettiği raporda da Kürtlere, özgürlüğe, adalete ve demokrasiye dair hiçbir şey bulunmuyor. Bu nedenle yaşanan süreçten gerçek anlamda bir barış ve çözüm süreci çıkacağı kanaatinde değiliz.
Biz, Kürtlerin geniş siyasal ve sivil kurumlarının, toplumda kabul gören şahsiyetlerin bir araya gelerek ortak bir Kürt tarafı oluşturmasını ve gerçekleşebilecek acil talepler üzerinde uzlaşmasını istiyoruz. Bu ittifakın da Türkiye Devleti ile masaya oturmasını savunuyoruz. Savaş ve çatışma olmasın; ancak Kürt milletinin kolektif demokratik hakları mutlaka güvence altına alınmalı ve bunun için anayasal ve yasal adımlar atılmalıdır.
Erdoğan'ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesi de bu sürecin bir ayağıydı. Sürecin başlangıcındaki temel amaçlardan biri, Rojava Kürdistanı'nda Kürtlerin statü elde etmesini engellemekti. Esad rejiminin yıkılacağını öngören Türkiye, oluşacak boşluktan Kürtlerin yararlanmasını önlemek amacıyla bu süreci başlattı.
Nitekim Rojava'daki sürece ciddi şekilde müdahale edildi. Oradaki hakların, özgürlüklerin ve statünün önüne geçilmeye çalışıldı.
Sürecin bir diğer boyutu ise seçimlerdi. Bu söylemin seçimlerde propaganda malzemesi olarak kullanılması ve muhalefetin zayıflatılması hedeflendi. Belediyelere yönelik operasyonlar da bunu gösteriyor. Bir yandan Kürtlerin hiçbir kazanım elde etmemesi amaçlanırken, diğer yandan muhalefetin etkisizleştirilerek Erdoğan'ın yeniden cumhurbaşkanı seçilmesinin önü açılmak istendi."
PSK Genel Başkanı Bayram Bozyel ise şunları söyledi:
"Ortadoğu'da yaşanan gelişmeler, özellikle Suriye'de rejim değişikliği, Lübnan'da Hizbullah'ın zayıflaması ve Gazze'de Hamas'ın gerilemesiyle oluşan siyasi boşluktan Kürtlerin, özellikle de Suriye Kürtlerinin faydalanmaması için Türkiye'nin attığı bir adımdır.
Zaten Türkiye buna çözüm süreci, Kürt sorunu ya da demokrasi demiyor; 'Terörsüz Türkiye' adını veriyor. Bu isimlendirme bile iktidarın ne istediğini açıkça ortaya koyuyor.
İktidar burada bir sorunu çözmekten çok PKK'yi tasfiye etmeyi amaçlıyor. Bunu da barış ve çözüm zemini oluşturmak için değil, geçmiş Kürt hareketini kriminalize etmek amacıyla yapıyor.
Sürecin iki temel amacı var. Birincisi Rojava'da Kürtlerin önünü kesmekti ve Türkiye bu konuda önemli ölçüde başarılı oldu. İkincisi ise Türkiye'de yükselen Kürt ulusal bilincini sisteme entegre etmeye çalışmaktır.
Bu süreçten olumlu bir sonuç çıkacağını düşünmüyoruz. Eğer PKK silah bırakırsa bunu olumlu bir gelişme olarak değerlendiririz. Ancak iktidarın sürecin gerektirdiği kapsayıcı adımları atacağı konusunda da ciddi şüphelerimiz var.
Maalesef Türkiye'yi yönetenler hiçbir zaman sorunların kök nedenlerine yönelmedi. Sorunları çözmek yerine sürekli öteleyen ve günübirlik politikalar izlediler. Bu nedenle Türkiye yıllardır yerinde sayıyor. Yüz yıllık sorunlar çözülmek yerine daha da büyüyor.
Bu durum, izlenen politikaların yanlış olduğunu ve Türkiye'nin gerçeklerine, özellikle de Kürt meselesine ilişkin beklentilere cevap vermediğini gösteriyor. Bu, Türkiye açısından enerji, zaman ve umut kaybıdır.
Erdoğan'a muhalefete yönelik operasyonlar da mevcut iktidarın siyasi tavrını ortaya koyuyor. Kürt meselesini terör olarak nitelendiriyor, muhalefeti ise kendisi için bir tehdit olarak görüyor. Olası cumhurbaşkanı adaylarını etkisizleştirmek ve kriminalize etmek amacıyla operasyonlar düzenleniyor.
Türkiye artık anayasasız ve kuralsız bir sürece doğru ilerliyor. İktidarı sınırlayan bir anayasa, yargı bağımsızlığı ya da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının etkisi fiilen kalmadı. Bu da Türkiye'nin otoriter, hatta totaliter bir rejime doğru gittiğini gösteriyor. Muhalefete dahi tahammül edemeyen bir noktaya gelinmesi, Türkiye'nin geleceği açısından son derece talihsiz ve karamsarlık yaratan bir tablodur."