Zamana Fısıltılarım

Abone Ol

Aralık ayının buhranı değiyor şakağımı değdirdiğim caddenin kalabalığına. Geçip giden insanların serpilen yalnızlığı işliyor avucumu sıktığım parmaklarımdan içeri. Turuncuya çalan ıslık eşsiz bir tınıya eşlik eder gibi kulağıma fısıltılarını bırakıyor. Dengbejin söylemleri ile çoğalan sızılar yarenlik ediyor bir yürekten diğer yüreğe. Bir birimize sıralı özlem duygularını dolduruyoruz içmeyi unuttuğumuz çayımıza. Her beden bir yüktü, kendi ağırlığı kadar cebe sıkıştırılan taşların varlığından rahatsızlık duymadan gelip geçen insan suretleri ilerliyor. Saatler bir telaş ile kaybolurken, insanların bir telaşı yoktu. Kendini yenilemeyi unutan bir kum saati gibiydi duraksamalar.

Parmak izlerinden kirlenmiş cama doğru uzanıp gelip geçene sesleniyorum. ‘‘Kalbine söyle; beni daha fazla incitmesin’’. Duyumsama gereği duymadan hızlanan adımlarla sokağı terk ediyorlardı. Oysa ne çok ihtiyacım vardı sesimi duyurmaya. Çok geç kalmıştım, oysa geç olması değildi sorun, değecek olmasıydı önemli olan. ‘‘Değmemişti’’. Dudak kenarında çoğalttığım buhran türküsü ile incinen yerleri izliyorum, bir önemi olmamasına rağmen ne çok önem vermişim. Acımasız bir mevsim çoğalıyor benliğimde, bütün afetler beynimin kıvrımlarımda. Koşmak isteyip te ayaklarımın fazla yavaş olmasını sorun etmişim gibi oturduğum divanın renklerini izliyorum.

Söylenecek söz bulamıyorum, ruhumun sefer tasına gömdüğüm hecelerim bile benden daha hızlı. Hep bir şeylere geç kalınmanın hüznü aralıyor perçemlerimizin ardına saklanan gözlerimizi. ‘‘Yoruldum ve yorgunluğumun iki damla gözyaşı dökerek geçeceğini sandım’’.  Suskunluğun halatlarını açıp gitmek zamanıydı, son özlem duygusunu savurdum gözlerimi istemsizce dolduran buluta. Zamana bırak, dedi. Geçer, dedi. Ne kadar zamanımız var diye soramadım…