Benim babam öldürüldü. Sözcüklerim hiçbir göğün altına sığmayacak kadar büyük artık. Sözcüklerim bedenime ağır.  Size hiç göğünü kaybeden bir ağaçtan bahsettiler mi? Yafes ne olur söyle; ‘göğünü kaybeden bir ağaç nasıl bu dünyaya bir daha inanır?’

Durdum... Kalbimin de durduğu o gece, bana ne oldu da sabahına üstümü giyindim, yüzümü yıkadım, bir süre sonra yemek yedim. Zaman önüne aldığı her şeyi ufalaya ufalaya yol alıp, yol açıyordu. İçim ile kafamın birbirine karıştığını anlayıp bana baktın Yafes, ‘İnsan unutarak iyileşir’ dedin. ‘Bu göğün altında unutmak fikri zor da, yaşamak nasıl peki?’ diye sordum sana. ‘Yaşamak daha kolay, insan yaşamaya başlayınca unutmak başlıyor’ dedin. Hayatım boyunca hiç unutmayacağım ve yaşamaya devam edeceğim bir yer edindim. Babamın katilinin gözlerine baktım. ‘Sen benden ne aldığını, ne zaman anlayacaksın’ dedim.

-Katilin ilk sayıklaması.

Ben de insanım. Size insanın hep iyi bir şey olduğunu öğrettiler değil mi? Kime karşı iyi olacağımı, kime karşı kötü olacağımı seçtim sadece. Siz de öyle yaptınız eminim. Ben de sizin bu öğrendiğiniz eksik şeyden hep beslendim, siz de bundan beslendiniz. Hayatım toplamda en fazla yetmiş sene. Bu yaşamımın en fazla otuz beş senesinde et yiyecek kadar dişlerim, kavga edecek gücüm olacak. Sizin de öyle. Küçüklüğüm korkmakla geçti ve yaşlılığım da korkmakla geçecek. İnandığım ve yanılacağım yerler çok elbette. Siz de kendinizden çok korkuyorsunuz, biliyorum.

Berbat bir çocukluk geçirmezsem de aynı şeyleri yapabilirdim muhtemelen. Bu dünyada kötülüğü sadece kötü hayatı olanlar yapmıyor ki. Babam kumar masasında öldürüldüğünde on iki yaşındaydım. Annem hep kızı olsun istediği için, hayatı boyunca benden hep nefret ettiğini hissettim. Kötülük hayatıma çok erken yaşta girdi. Elbette çıkarabilirdim bunları hayatımdan. Denk gelseydi biriniz belki tutardınız kolumdan. Ya da ben isteseydim iyi kalmayı. Alırdınız beni, bir ağacın gölgesine oturtur, bir bardak soğuk su verirdiniz. Benim de içim soğuğu gördü mü, belki hayata duyduğum öfke dinerdi. Ne biriniz geldiniz, ne de ben o serinlikte durmayı tercih ettim. Öfkem sürekli arttı ve kime ne hissettiğimi bilmiyordum. Ta ki on altı yaşında evden kaçtığım bir kış günü, bir köprü altında uyumak zorunda kalıp Basri adında bir adamla günler sonra tanışıncaya kadar. Beyaz saçlı, hafif sakallı, sakin sakin konuşan bir adamdı Basri. Üstünde beyaz bir gömlek, lacivert bir ceket, aynı renkte kumaş bir pantolon ve ayağında koyu kahverengi bir kundura vardı. Önce uzun uzun olduğum yöne bakıp, ‘Ne yapıyorsun burada’? diye sordu. Ödüm koptu. Dudaklarım titreye titreye ‘Bir şey yapmıyorum, uyumaya çalışıyorum’ diyebildim ancak. ‘İstersen benimle gel, bu akşam burada kalma, soğuktan ölürsün’ dedi. Aldı beni. ‘Bu gece kalacak yer bulalım bari sana’ dedi. Ona güvendim, başka çarem de yoktu. Düştüm peşine. On dakika kadar yürüdükten sonra dar bir sokağa girdik. O önde, ben arkada. Mavi bir kapıyı açıp geniş bir avluya girdi, ben de arkasından. Yirmili yaşlarında birkaç genç karşıladı Basri’yi hemen. El pençe durup buyur ettiler. Basri en iri olana  ‘Yemeğini verin açsa, banyoya sokun isterse, yanınızda kalsın bu gece’ dedi. Mırıldanarak ‘tamam’ dedi iri olan.

İçeri girer girmez sıralar halinde dizilmiş ayakkabılar çarptı gözüme. Biraz içeri girdiğimde salon boyunca yere serilmiş bir halı ve etrafındaki raflarda ciltlerce kitap vardı. Salonu geçip küçük bir odaya aldılar beni. Bir havlu ve biraz çamaşır verdiler. Neredeyse on gündür yıkanmıyordum. Bir güzel yıkandım. Sonra yemek getirdiler. Karnımı bir güzel doyurdum. ‘Yavaş ye mümin, boğulacaksın’ dedi iri olan. Aklım yemekteydi. Bir kaç dakika da boş ettim tabakları. Yemekten sonra beni başka bir odaya götürdü iri olan. Odada yer yataklarında yatan üç kişi daha vardı. Bir yer yatağı indirip serdi araya. ‘Bu gece burada yatacaksın, sabah erkenden kalkacağız’ dedi. Tedirginliğim biraz geçmiş, rahatlamıştım sanki. Yatağa uzandım. Işığı kapatıp hemen gitti. Ben de hemen uykuya dalmışım ki, gecenin bir vakti herkesi def sesiyle uyandırdılar. Herkes alelacele üstünü giydi. Ben de ne olduğunu anlamadan bir çırpıda kendimi hepsinin tam ortasında buldum.

Büyük salona geçtik. En öne beyaz takkeli bir adam geçti. Arkasına dizildik. Namazdan önce uzun bir konuşma yaptı. İnsanların nasıl dinden çıktığını, bize düşen görevleri, bunu Allah’ın istediğini falan uzun ve mantıklı cümlelerle anlattı. Bunca şeyi nasıl olur da, bu denli görmemiş olmamdan utandım biraz. Kurduğu cümler ile sanki beynime çivi çakmıştı. Öfkem artarken kendimi bir gruba ait hissetmenin gururlu keyfini de yaşıyordum. 

Namazdan sonra spora başladık. Geniş avluda daire şeklinde dizildik. Canımız çıkıncaya kadar dairenin ortasındaki adamın yaptığı hareketleri tekrarladık. Kahvaltıdan önce Basri geldi. Beni yanına çağırdı. “Burada kalmak istersen kalabilirsin” dedi. Çok mutlu etmişti beni bu davet, tamam mahiyetinde kafamı salladım. 

-Sonra ne mi oldu? 

Ben hayatımda ilk defa kendimi bir yere ait hissettim. Bana ait olmaya başlayan şeyin benden ne alacağını hiç hesaba katmadan tamam demiştim. Yıllar önce kaybettiğim evimi bulmuş gibiydim. İnsan neden bir yere ait olmak için bu kadar çabalar diye de hiç düşünmemiştim. Kaderim kendini örerken ben yeni yerimi çok sevmiştim. Acaba kimin iyiliği için, kime ne kadar kötülük yapacaktım. Çünkü iyilik de, birinin kötü olmasına vesileydi. İnsandım ve insan birbirinin hayatına basarak yol alıyordu. Basarak yol aldım. Babanın ve sizin hayatınıza bastım Hara. Bu da benim kendime yaptığım iyilikti güya. Birini öldürmenin laneti, yaşlanınca daha çok anlaşılıyor. Vicdan ve uykusuzluk denen bir şey var, öfkenin dindiği yerde bunlar var artık. Yaş aldım, uyuyamıyorum.  

Van'da 5 aydır kapalı olan yol ulaşıma açıldı Van'da 5 aydır kapalı olan yol ulaşıma açıldı

Herkes her şeyi bilerek yapıyordu. Şansı olan yaptığı şeyi zamanla anlıyordu. Öfkesi olanın kalbi de kapanıyor, yaptığı her şey ile barışık ölüyordu. Kötü ölüyor işte bir kısmımız. İnsan olarak, bu hayattan haklı ayrılmaktan daha beter ne olabilir ki dedim kendime. Ellerime baktım, tiksindim.

Bana sadece yaşamak dileseydiniz diye geçirdim içimden...

Editör: İshak Kara