Keşke öyle olsaydı.
Keşke gerçekten iki ailenin bir çeşmenin başında başlayan kavgasından ibaret olsaydı da, biz bugün yalnızca o kavgayı konuşuyor olsaydık.
Ama değil.
Her yıl hasat zamanı geldiğinde Doğu’dan, Güneydoğu’dan binlerce insan Türkiye’nin farklı bölgelerine mevsimlik işçi olarak gider. Kimi
Karadeniz’e fındık toplamaya, kimi İç Anadolu’ya soğan sökmeye, kimi başka bir yere pamuk ya da kayısı toplamaya…
Çoluk çocuk düşerler yollara.
Çoğu için bu bir tercih değildir. Ekonomik olarak buna mecburdurlar. Aylarca evlerinden uzakta, kimi zaman çadırlarda, kimi zaman derme çatma barınaklarda, oldukça ağır koşullarda çalışırlar. Hasat bittiğinde evlerine döner, ertesi yıl aynı yoksulluk onları yeniden aynı yollara düşürür.
Ve istisnasız yıl, bu insanların ardından benzer haberler gelir.
Bir yerde bir kavga çıkar, başka bir yerde işçiler dövülür. Çadırlarına saldırılır, ücretini isteyen işçi hedef olur. “Buradan gidin” denir. Memleketleri, konuştukları dil, Kürt olmaları bir anda meselenin
parçası haline gelir.
Sonra her olayın ardından aynı şeyi yaparız;
Bir öncekini unutur, son yaşananı kendi başına değerlendirmeye başlarız.
İşte benim “münferit” kelimesine itirazım tam olarak burada başlıyor.
Münferit dediğiniz şey tek başına yaşanır. Her yıl başka bir şehirde, başka insanların başına aynı biçimde gelmez.
2020’de Mardin’in Mazıdağı ilçesinden Sakarya’ya fındık toplamaya giden Kürt işçilerin uğradığı saldırıyı hatırlıyoruz. 2022’de yine Sakarya’da Şırnaklı mevsimlik işçi Esat Atabay, çalıştığı günlerin yevmiyesini istediği için saldırıya uğradı. Hastanede kafatasında çatlak tespit edildi.
Şimdi 2026 yılındayız.
Bu kez adres Zonguldak.
Cizre ve Silopi’den fındık toplamaya giden 70’i aşkın mevsimlik işçi ve aileleri saldırıya uğruyor. İçlerinde kadınlar, çocuklar var. Bulundukları yerden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Ayrılırken araçları da taşlanıyor.
Daha Zonguldak’taki saldırıyı konuşurken bu kez Düzce’den benzer bir haber geliyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Kaç kez tekrarlanırsa “münferit” olmaktan çıkar?
Aslında mesele yalnızca bu saldırılar da değil.
Bir de insanları her yıl yüzlerce kilometre uzağa çalışmaya götüren yoksulluk var. Bir ülkenin tarımsal üretiminde ihtiyaç duyulan ucuz iş
gücünün önemli bir bölümünü oluşturan bu insanlar, kendi memleketlerinde geçinebilecek koşulları bulamadıkları için yollara düşüyorlar.
Fındığı toplarken Kürt olması kimsenin umurunda değil. Saatlerce güneşin altında çalışırken de değil.
Peki aynı insan kendi dilinde konuştuğunda, hakkını istediğinde ya da memleketinin adı duyulduğunda ne değişiyor?
Neden o anda “Doğulu” oluyor?
Neden Kürt oluyor?
Neden öteki oluyor?
Bu soruların cevabını yalnızca Zonguldak’ta ararsak bulamayız.
Çünkü mesele Zonguldak’ta başlamadı.
Bugün mevsimlik işçi olarak yollara düşen
insanların yaşadığı coğrafyanın yoksulluğunun da, göçün de, ekonomik olarak geri bırakılmışlığın da, Kürtlerin bu ülkede uğradığı ayrımcılığın da uzun bir tarihi var.
Başlıktaki “bir asırlık” sözü bu yüzden.
Zonguldak’ta yaşanan kavganın yüz yıl önce başladığını söylemiyorum elbette. Ama Kürt meselesinin, Kürt’e yönelik ötekileştirmenin ve Kürt’ü eşit yurttaş olarak görmekte zorlanan devlet ve toplum anlayışının tarihi bir çeşmenin başında başlayan tartışmadan çok daha eski.
Elbette çeşmenin başında ne yaşandıysa araştırılsın.
Kim ne söyledi, kavga nasıl başladı, kim saldırdı; hepsi ortaya çıkarılsın.
Ama yalnızca o birkaç dakikaya bakıp ardından “iki aile arasında münferit bir anlaşmazlık” derseniz, yıllardır gözümüzün önünde duran koca bir geçmişi yok saymış olursunuz.
Çünkü bizim de bir hafızamız var!
Dün Sakarya’da yaşananı da hatırlıyoruz.
Bugün Zonguldak’ta yaşananı da görüyoruz.
Daha onun haberini konuşurken Düzce’den gelen görüntülere de bakıyoruz...
Her defasında başka bir gerekçe bulunabilir.
Her defasında başka bir açıklama yapılabilir.
Ama her yıl başka bir şehirde aynı insanların başına benzer şeyler geliyorsa, artık dönüp o insanlara “Ne oldu da kavga ettiniz?” diye sormaktan önce kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Neden hep onlar?
Belki de cevabını vermekten yıllardır kaçtığımız soru tam olarak budur. Ne dersiniz?
Çünkü mesele asla iki ailenin kavgası değil.
Kavga çok daha eski.
Bengül Yağıbasan




