Van’da Bebekler Neden Yaşayamıyor?
Van’da Bebekler Neden Yaşayamıyor?
İçeriği Görüntüle

Çamaşır suyunun genzi yakan keskinliği ve duvarlara sinmiş o steril nem dahi, mekânın ruhuna çöken görünmez gerilimi maskelemeye yetmez. Burası, yaşamla ölüm arasındaki ince çizginin nöbetçileriyle, o nöbetçilerin kaderini tek bir imzayla çizdiğini sananların karşı karşıya geldiği sessiz bir er meydanıdır.

O gün, Yoğun Bakım Ünitesi’nin çift kanatlı kapısı önünde duran Dr. Emre’nin zihninde hâlâ iki ay önceki o tehdidin soğuk yankısı vardı. Şehrin sağlık bürokrasisini kendi feodal mülkü sanan, kibirle cehaletin aynı hamurda yoğrulduğu İl Sağlık Müdürü Veli Bey’in makamındaki o iki dakika... Kendini koltuğunun "tek adamı" sayan, çevresindeki menfaatçi halkanın "ilahlaştırdığı" Veli Bey, kurduğu o sahte cennette kendi gücünden başka hiçbir hakikate tahammül edemiyordu. Onun gözünde liyakat, mesleki yetkinlik ya da kurtarılan insan hayatları değil; yalnızca mutlak itaat esastı. “İstediğin kadar iyi hekim ol Emre,” demişti o gün, mağrur bir edayla; “Bu şehirde havanın nereden eseceğine ben karar veririm.”

O günden beri Emre, koridordaki her ayak sesinde kendi cezasını bekleyen bir kurbanın darlığına mahkûm etmişti ruhunu. Tek bir pencereden bakıyordu hayata: Kendi mağduriyeti.
Oysa birkaç metre ötede, Başhekim Yardımcısı Dr. Aras’ın makam odasında fırtına kopuyordu.
İl Sağlık Müdürü Veli Bey, masanın tepesinde kendi cüssesinden ve arkasındaki güçten emin bir edayla dikiliyordu. Parmağını masaya vururken sesi, liyakatsizliğin özgüveniyle doluydu:
"Aras! Emre’yi yoğun bakımdan çekiyorsun. Yarından itibaren poliklinikte hasta bakacak. Konu tartışmaya kapalı!"

Aras sandalyesinden kalkmadı. Bakışlarını Veli Bey’in gözlerine sabitlediğinde odadaki hava birden ağırlaştı. Aras’ın duruşu bir makama başkaldırı değil, bir kayanın dalgayı karşılamasındaki o sade ve kıpırtısız dirençti.

"Bu adam yoğun bakım uzmanı Veli Bey," dedi Aras, sesi pürüzsüz ve sarsılmazdı. "Şu anki kritik vakaların takibi onun elinde. Onun orada bulunması hastaların hayatı için elzemdir. Poliklinikte harcayacak bir birikim değil o. Görev yerini değiştiremem."

O güne kadar etrafındaki menfaat şebekesinin övgüleriyle körleşmiş Veli Bey’in yüzü hafifçe seyirdi. Alışık olmadığı şey bir yetki devri değil, adalet arayan özgür bir iradeydi. Sesini kısarak son kozunu oynadı: "Bana bak Aras! Ya o hekim o polikliniğe iner ya da sen o masadaki imza yetkini bırakır, istifa dilekçeni yazarsın!"

Aras bir an bile tereddüt etmedi. Bakışlarını bir milim kaydırmadan masadaki kalemliğe uzandı. "O zaman istifamı hazırlıyorum Veli Bey. Ben bu koltukta unvanları değil, kamu yararını ve hekimlik onurunu temsil ediyorum."

Tam o anda kapı aniden açıldı. İçeri giren Emre’ydi. Yüzü solgun, gözleri çaresizliğin verdiği o dar görüş açısıyla kararmıştı. İki aydır taşıdığı o içsel ezilmişlik, tam şu an kendi kaderinin bir başkası tarafından çizildiği ana denk gelmişti. Masadaki istifa kâğıdını gördü, Aras’ın gergin omuzlarını gördü... Ama zihni kendi üzerine kilitlenmiş bir hapishaneden ibaretti.
Gözlerini Aras’a dikti; sitemli ve yalnız kendini düşünen bir edayla sordu:

"Beni neden polikliniğe indiriyorlar Aras Bey? Ben ne yaptım ki şimdi beni yoğun bakımdan alıyorlar?"

Aras elindeki kalemi yavaşça bıraktı. Gözlerinde ne bir öfke vardı ne de sitem; sadece derin, yorgun bir anlayış... Emre, kendi mağduriyetinin yankılanan odasında o kadar hapsolmuştu ki, hemen yanında duran bir adamın onun yetkinliği ve hasta hayatları uğruna kendi makamını yakışına odaklanamıyordu. Emre için o an tek bir gerçeklik vardı: Kendi cezasının kesilmesi, kendi itibarının zedelenmesi.

Aras hafifçe gülümsedi. Bu tebessüm, mağdurun bencilliğine verilmiş acı bir şefkat yanıtıydı:
"Senin polikliniğe inip inmemen değil mesele Emre," dedi yavaşça. "Mesele, birilerinin seni ve bu mesleğin onurunu aşağı çekmesine izin verip vermeyeceğimizdi. Ben izin vermedim. Sen sadece hastalarına odaklan."

Emre anlamamış gözlerle bir Aras’a, bir de masadaki istifa kâğıdına baktı. Odadan çıkarken adımları hâlâ kendi sürgünlüğünün ağırlığını taşıyordu. Oysa arkasında bıraktığı odada, bir adam sırf meslektaşı dik durabilsin diye kendi gölgesini feda etmişti.
İnsan bazen kendi yarasını sarmakla o kadar meşgul olur ki, yanında onun için kanayanı göremez. Veli Bey gibiler koltukların gelip geçici ihtişamında kendi sahte krallıklarını sürdürürken, Emre gibiler kendi mağduriyetlerinin parmaklıkları arkasında içlenmeye devam edecek.

Ama tarih de, hastane koridorları da o gün tek bir kelime etmeden iki farklı insanı tarttı: Kendi mağduriyetinin tutsağı olanları ve ilkelerinin özgür bıraktığı adamları.