Türkiye uzun süredir yalnızca ekonomik bir kriz yaşamıyor. Aynı zamanda ciddi bir siyasal güven kriziyle karşı karşıya bulunuyor.

İnsanlar artık siyasetçilerin ne söylediğinden çok, söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uyuma bakıyor.

Sahada yürüttüğümüz çalışmalarda bu gerçeği çok net görüyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Demokratik Cumhuriyetin Yeniden İnşası programı kapsamında yaptığımız bir saha çalışmasında genç bir yurttaşla sohbet etme fırsatımız oldu. Miting ve etkinliklere davet ettiğimiz bu genç, aslında toplumun önemli bir kesiminin duygularını özetleyen dikkat çekici bir değerlendirme yaptı.

"Artık ana muhalefet yeterince siyaset üretmiyor" dedi.

Ardından ekledi:

"AK Parti istediği baskıyı çok daha rahat uygulayabiliyor. Çünkü karşısında güçlü ve güven veren bir muhalefet göremiyoruz. İnsanların siyasete olan güveni azaldı. Bu yüzden daha büyük bir güven inşa etmek gerekiyor."

Bu sözler yalnızca bir gencin düşüncesi değil, toplumda giderek büyüyen bir hissiyatın yansımasıdır.

Bugün birçok yurttaş, CHP'nin ilkelerden çok konjonktürel hesaplarla hareket ettiğini düşünmektedir. Toplumsal sorunlara çözüm üretmek yerine zaman zaman koltukları koruma refleksiyle hareket eden, bazen hukuki gerekçelerin arkasına sığınan, bazen de kendi iç dengelerini korumaya çalışan bir görüntü ortaya çıkmaktadır.

Oysa toplum artık mazeret değil, cesaret görmek istiyor.

Tutarsızlıkların, değişken söylemlerin ve günü kurtarmaya dönük siyaset anlayışının yarattığı sonuç ise derin bir güvensizlik olmuştur.

Aynı genç konuşmasının devamında Selahattin Demirtaş'a da atıfta bulundu.

"Demirtaş farklı kesimlerin gönlüne dokunabiliyordu" dedi.

"İnsanları birbirine düşürmeden, herkesi aynı masaya çağırarak siyaset yapabiliyordu. DEM Parti yeniden böyle bir toplumsal güven inşa edebilir mi?"

Bu soru aslında yalnızca bir partiye değil, Türkiye siyasetinin geleceğine yöneltilmiş önemli bir sorudur.

Çünkü bugün gelinen noktada DEM Parti yalnızca kendi seçmeninin değil, farklı toplumsal kesimlerin de dikkatle takip ettiği bir siyasal özne haline gelmiştir.

Bunun temel nedeni ise yıllardır savunduğu ilkelerdeki istikrardır.

Bütün baskılara, kapatma girişimlerine, gözaltılara, tutuklamalara ve siyasal kuşatmalara rağmen demokrasi, eşit yurttaşlık, halkların kardeşliği, kadın özgürlüğü, yerel demokrasi ve barış perspektifinden vazgeçmemiştir.

Selahattin Demirtaş'ın tutuklanmasına kadar uzanan süreçte yaşanan hukuksuzluklar, demokratik siyasetin önüne çıkarılan engeller ve anayasal sorunlar karşısında da aynı çizgiyi savunmaya devam etmiştir.

Elbette siyaset zaman zaman farklı aktörlerle diyalog kurmayı, ortaklaşmayı ve yeni çözüm arayışları geliştirmeyi gerektirir. Ancak önemli olan, değişen ittifaklar değil değişmeyen ilkelerdir.

Bugün toplumun bir bölümünün DEM Parti'yi yalnızca bir siyasi parti olarak değil, aynı zamanda bir denge mekanizması olarak görmesinin nedeni de budur.

Çünkü insanlar artık kimin iktidar olacağından çok, kimin demokrasiye sahip çıktığına bakıyor.

Kimin özgür iradeyi savunduğuna bakıyor.

Kimin eşitliği savunduğuna bakıyor.

Kimin zor zamanlarda da aynı yerde durabildiğine bakıyor.

Türkiye'nin bugün ihtiyaç duyduğu şey daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla demokrasi; daha fazla korku değil, daha fazla güven; daha fazla öfke değil, daha fazla ortak yaşam iradesidir.

Toplumun aradığı yeni siyasal dil de tam olarak budur.

Çünkü günün sonunda insanlar güce değil, güvene inanırlar.

Ve güven, yalnızca tutarlı duruşlardan doğar.