Mağdur kim mi dersiniz? Tabii ki fakir fukara, tabii ki sade vatandaş… Peki keseyi kim dolduracak dersiniz? Tabii ki bir müteahhit…

Dilerim liyakatli bir devlet adamı, siyasetçi, bürokrat ya da idealist bir yargı mensubu çıkıp bu haksızlığın karşısında durur…

*

Olayı en başından anlatayım: Sene 1985; "Olgaç ailesi" kadın, çoluk çocuk, genç, yaşlı toplanır; Özalp’ın bir köyünden tam tekmil Edremit ilçesine göç eder. Kalabalık aile varını yoğunu birleştirir; o günün şartlarında Edremit merkeze uzak sayılabilecek (3-4 km) mesafede, bugünkü Karayolları Bölge Müdürlüğünün sağ alt kısmında, 5,5 dönümlük, yamaçlık, kıraç bir araziyi satın alır.

Satıcı, Edremit’in tanınan şahsiyetlerinden merhum Mevlüt Zümrüt. Alıcı, aile adına İbrahim Olgaç. Bugün de hâlâ var olan, "kapı gibi bir tapu senediyle” arazi devri yapılır.

9-10 çekirdek aile, el birliğiyle başlarını sokacakları kerpiçten evler, hayvanlarını barındıracakları damlar yapar. Toprağı eker, ağaçlar diker, Şamran Kanalı'ndan su çeker; nasırlı ellerle o kurak yamacı yemyeşil bir cennet bahçesine çevirirler. Çocuklar büyür, evlilik çağına gelir; hane sayısı artar. Herkes bir işin ucundan tutar; yol ağzına piknik alanı, gelip geçenlere piknik malzemesi satılan bir bakkal dükkânı bile açılır. Gittim gözümle gördüm; etrafı bugün bile kıraç olan bu arazi, 30-35 metre uzunluğunda yüzlerce ağaç, yemyeşil meyve bahçeleriyle, enfes bir göl manzarası eşliğinde cennetten bir köşeye dönmüş durumda.

Ama zamanla buraya göz dikenler olur; gün gelir, adeta bu topraklarda her güzel rüya kâbusa dönmeye mahkûmmuşçasına, mutluluk ve huzur dolu emekçi bu ailelerin hayatı kâbusa döner. Ellerine bir kâğıt ulaşır.

Kâğıtta; tapulu mülkleri bildikleri arazinin, tapu kadastro görevlilerince yapılan bir düzenleme neticesinde başka bir yere kaydırıldığı, mevcut yerlerinin ise önce hazineye devredildiği, oradan da müteahhit Seyfettin Gözel’e satıldığı, araziyi terk etmeleri gerektiği yazılıdır.

Aile fertleri önce yanlışlık olduğunu düşünür, şaka gibi gelir. Soluğu resmi kurumlarda alır; sorar, soruşturur. Fakat yanlışlık yoktur. İş çok ciddidir. Avukat tutulur, Van Kadastro Mahkemesinde dava açılır. Hâkim babacan adamdır. Bizzat araziye gelir, keşif yapar, yerel halktan şahitler çağırır, dinler; bilirkişilerden ve çeşitli kurumlardan raporlar ister.

Dava sonunda gerekçeli kararını açıklar: Kadastro çalışanlarının teknik hata yaptığına; arazinin mera, orman, hazine veya üçüncü kişilerle ilgisi olmadığına; hata sonucu müteahhit Seyfettin Gözel adına kaydedildiğine; bu kaydın iptaline ve yeniden İbrahim Olgaç adına tapulanmasına karar verir.

Aile rahat bir nefes alır. Ama nafile.

Aynen filmlerde izlediğimiz gibi; bu göl manzaralı cennet bahçesini kafasına koyan, hatta yapacağı inşaatın projesini bile çizdiren müteahhit Gözel vazgeçmez, davayı Yargıtay’a taşır. Bir-iki yıl sonra Yargıtay’dan Gözel lehine karar çıkar. Karar soğuk duş etkisi yaratır. Aile döner; bu defa Van Asliye Hukuk Mahkemesi ve Van Bölge Adliye Mahkemesi nezdinde hak arayışına başlar. Ancak kâbus ve hayal kırıklığı bitmez…

*

Uzun yıllardır devam eden bu adli süreç çok karmaşık ve uzun. Detaylara girmek ve mahkeme kararlarına yönelik ülkemizde ekseriyetle kullanılan "Mahkeme hukuku yanlış uyguladı", "Karar usule aykırı", "Hukuk fakültesi öğrencisinin bile yapmayacağı hatalar yapılmış" gibi ifadeler kullanmak istemem.

Yargıya güvendiğimi, günün sonunda adli makamların vicdanlara su serpecek kararlar alacağına dair inancımı koruduğumu ifade etmek isterim…

Lakin bu yaşananlara vicdan penceresinden bakınca iki önemli hususun bariz bir şekilde ortada olduğunu görmemek imkânsız.

Birincisi; hadi diyelim ki kadastro görevlileri sehven kâğıt üzerinde Olgaçların mülkünü kaydırdı, tapularını yok saydı ve malum arazi hazineye kaydedildi. Peki hazine arazisi olsa bile bu insanların burada yaşadıkları, ev yaptıkları, ağaç diktikleri, hayvan baktıkları, çevredeki diğer ailelerle komşuluk ettikleri ve Türk Medeni Kanunu'nun 973 ile 996. maddeleri uyarınca zilyetliği; 713. maddeye göre 20 yıl süreyle davasız ve aralıksız kullanımı sonucu mülkiyetin kazanılması (olağanüstü zamanaşımı) hakkı kazandıkları açıkça ortada değil mi? 3402 Sayılı Kadastro Kanunu'nun 14. maddesinin işaret ettiği zilyetliğin belgelendirildiği ve hak sahipliği kazanıldığı açıkça ortada değil mi?

İkincisi; bugün 18-19 haneye ulaşmış ailelerin 41 yıldır yaşadığı toprakların hazineye devrinin ardından, her ne hikmetse buraya sabırsızlıkla inşaat yapmaya hazırlanan bir müteahhide satılması çok manidar değil mi? Bu arazinin ailelerin elinden alınmak istenmesinin sebebi ayan beyan ortada ve kamu vicdanını yaralayacak cinsten değil mi?

Ayrıca:

Arazinin vicdani değilse de kanuni sahibi olan müteahhit; bir yandan o nasırlı ellerin diktiği güzelim ağaçları kesip villa projesinin temelini atabilmek için, bugün olan biteni hazmedememiş, travma yaşayan bu ailelerin tahliyesi için yasal işlem yürütüyor, zorluyor.

Bir yandan da araziyi satın alıp 41 yıldır burada yaşayan aileler, bugün kendi topraklarında işgalci; inanması güç gelebilir ama hukukta "ecrimisil", yani "işgaliye bedeli" denen bir bedeli ödemekle karşı karşıya kalmış durumda!

Sanırım bu haksızlığı öğrendiğim gün uykularımın kaçtığını söylersem kimse bana inanmamazlık etmez…

*

70-80 yaşlarındaki insanlardan beşikteki bebeklere kadar 18-19 hanede yaşayan 120’den fazla insan bundan sonra nasıl yaşayacak? Sırf birileri inşaat diksin, daha çok para kazansın diye bu insanlar topraklarından nasıl çıkarılacak? Hangi vicdan bunu nasıl kabul edecek, vebalini kim nasıl taşıyabilecek; benim aklım almıyor!

Ayrıca başka bir skandal daha var: Vatanları ellerinden alınan bu ailelerin tapuları kadastro memurlarınca başka bir yere kaydırılmış dedik ya; orası nasıl bir yer biliyor musunuz? Merak ettim baktım; mevcut arazilerine birkaç yüz metre geride, bir dere yatağının içinde, eni 10-15 metre, boyu 350-400 metre uzunluğunda, yol bile olamayacak ince uzun çizgi gibi bir yer! Bırakın ev yapmayı, dikine ve yan yana konteyner dizmek bile mümkün değil. Güler misin, ağlar mısın?

Sonuç olarak yaşadığımız bu topraklarda, bu hukuk devletinde, böylesi bir mesele sadece "Olgaç ailesinin" değil, herkesin meselesidir. Umarım liyakatli bir devlet-kanun adamı çıkar ve belgeleriyle ortada olan bu haksızlığın karşısında; kendilerini yalnızlık, derin bir çaresizlik ve sahipsizlik içinde hisseden o ailelerin yanında durur…

Bundan sonrasını hep birlikte izleyip göreceğiz. Lütfen aklınıza mukayyet olun…