Bazı acılar Kürtçe ağlamaz, Türkçe ağlamaz, Arapça ağlamaz. Bir annenin yüreğine düştüğünde bütün diller susar.

Bazı acıların dili yoktur.

Bazı acılar Kürtçe ağlamaz, Türkçe ağlamaz, Arapça ağlamaz. Bir annenin yüreğine düştüğünde bütün diller susar. Çünkü evlat acısının tercümesi yoktur.

Bir anne evladının ardından ağladığında artık orada siyaset de sınırlar da kimlikler de anlamını yitirir. Geriye yalnızca insan kalır. Ve insanın taşıyabileceği en ağır yüklerden biri: Bir daha kapıdan girmeyecek olan evladının yokluğu.

Bu coğrafya ne yazık ki bu acıyı çok iyi tanıyor.

Yıllardır toprağa genç insanlar verdik. Evlerin kapıları sessizleşti, sofralarda sandalyeler boş kaldı, anneler bir fotoğrafın karşısında yıllarca çocuklarının yüzüne baktı. Kimi bir mezarın başında konuştu evladıyla, kimi yıllarca dönmeyecek birinin yolunu bekledi.

Ve her ölümden sonra biraz daha eksildik.

Çünkü hangi taraftan olursa olsun bir can toprağa düştüğünde yalnızca bir insan ölmez. Bir annenin geleceği, bir babanın umudu, bir kardeşin hatıraları, belki hiç doğmayacak çocukların hikâyesi de yarım kalır.

İnsanlığın ve inancın bize öğrettiği en temel değerlerden biri, bir insanın yaşamının bütün insanlığın yaşamı kadar kıymetli olduğudur. Öyleyse artık kendimize sormamız gerekiyor:

Bu topraklar daha kaç annenin gözyaşını taşıyabilir?

DEM Parti ve Kürt halkı bugün yaşamını yitirenlerini anarken aslında yalnızca geçmişi hatırlamıyor. Aynı zamanda geleceğe karşı büyük bir sorumluluğu da hatırlıyor.

Çünkü kaybettiklerimizi anmanın en anlamlı yolu, yeni insanların ölmesini engelleyebilecek bir toplumsal ve siyasal iradeyi ortaya koyabilmektir.

Onların ardından söylenebilecek en güçlü söz, yeni mezarlar kazmak değil; yeni mezarlara ihtiyaç duyulmayan bir ülke kurabilmektir.

Artık Acı Kaderimiz Olmamalı

Kürt halkının hafızasında ağır bedeller, kayıplar, göçler, yaslar ve kuşaktan kuşağa aktarılan derin yaralar vardır. Fakat hiçbir halk sonsuza kadar acıyla tarif edilmemelidir.

Bir halkın çocuklarına bırakacağı miras yalnızca geçmişin acıları değil, geleceğin umudu da olmalıdır.

Bugün belki de tam bu nedenle tarihsel bir eşiğin önündeyiz.

Sayın Abdullah Öcalan'ın ortaya koyduğu demokratik toplum, halkların kardeşliği ve özgür yaşam perspektifinin tartışıldığı bu dönemi yalnızca siyasal aktörlerin yürüteceği bir süreç olarak görmek eksik olacaktır.

Asıl mesele, barışı toplumun duygusuna dönüştürebilmektir.

Türkün Kürtten, Kürdün Türkten; Arabın, Ermeninin, Süryaninin ve bu kadim coğrafyada yaşayan bütün halkların birbirinden korkmadığı bir gelecek kurabilmektir.

Çünkü gerçek kardeşlik, birbirimizi kendimize benzetmek değildir.

Kardeşlik, birbirimizi farklılıklarımızla kabul ederek aynı gökyüzünün altında eşit ve onurlu yaşayabilmektir.

Ortadoğu'nun dört bir yanında yaşayan Kürtlerin kendi kimliği, dili, kültürü ve toplumsal varlığıyla özgürce yaşayabildiği; aynı zamanda birlikte yaşadığı halklarla demokratik ve eşit ilişkiler kurabildiği bir gelecek mümkün olmalıdır.

Belki de yıllardır aradığımız büyük cevap tam burada duruyor:

Birbirimizi yenmek değil, birlikte yaşayabilmeyi başarmak.

Bize Bir Miras Bıraktılar

Bugün toprağın altında olan insanların geride bıraktığı şey yalnızca mezar taşlarına yazılmış isimlerden ibaret değildir.

Her birinin yarım kalmış bir hikâyesi vardı.

Sevdiği insanlar vardı.

Belki kuracağı bir yuva, büyüteceği çocuklar, gerçekleştireceği hayaller vardı.

Onlar artık aramızda değiller.

Ama hatıraları, annelerinin gözlerinde; sevdiklerinin hafızasında ve bu toplumun vicdanında yaşamaya devam ediyor.

Şimdi bize düşen, onların ardından yalnızca yas tutmak değildir.

Bize düşen, ölümün değil yaşamın kutsal kabul edildiği bir düzen kurmaktır.

Öyle bir ülke düşleyelim ki bir anne kapının her çalınışında kötü bir haberden korkmasın.

Bir çocuk babasının mezarını tanımadan büyümesin.

Bir genç kimliği yüzünden kendisini eksik hissetmesin.

Bir insan ana dilini konuşurken korkmasın.

Ve hiçbir halk varlığını kanıtlamak için çocuklarını toprağa vermek zorunda kalmasın.

İşte o zaman geçmişte kaybettiğimiz insanların hatırasına gerçekten sahip çıkmış oluruz.

Çünkü bazen ölülerin bizden istediği en büyük şey, onların ardından ölmek değildir.

Yaşamayı başarmaktır.

Hem de onurluca, eşitçe, özgürce ve kardeşçe…

Bu nedenle bugün kaybettiklerimizi saygıyla anarken geleceğe dair tek bir dileğim var:

Acılarımız geçmişimizin hafızası olsun, çocuklarımızın kaderi olmasın.

Annelerin gözyaşının dindiği, gençlerin toprağa değil hayata kök saldığı, halkların birbirinin kimliğini tehdit değil zenginlik olarak gördüğü bir dönem başlasın.

Ve bir gün çocuklarımız geçmişe baktıklarında bize şunu sorabilsinler:

“Bunca acıdan sonra ne yaptınız?”

Umarım vereceğimiz cevap şu olur:

Birbirimizi öldürmekten vazgeçtik.
Birbirimizi anlamaya başladık.
Ve sonunda, birlikte yaşamayı başardık.

Çünkü bu coğrafyanın artık yeni kahramanlıklardan önce yeni mezarlara ihtiyaç duymayan bir barışa ihtiyacı var.

Ölümler geçmişte kalsın.
Yaşam bizim ortak geleceğimiz olsun.

Murat Ürgen - Aile Danışmanı ve Köşe Yazarı