Jean Paul Sartre da Albert Camus da aydın iki insandı. Hala önermeleri ile eserleri ile günümüzü aydınlatıyorlar.

Benzer hatta aynı bakış açıları olmasına rağmen Camus ile Sartre fikirsel ve duruş olarak Cezayir Kurtuluş savaşında ayrışmıştır. Sartre silahlı mücadeleyi savunur, Camus ile adaleti savunur. Camus adalet ister savaş istemez Çünkü sebebi çok insanidir. Der ki “savaşı istemiyorum çünkü annem Cezayir’de”.

Bu durum günümüzle o kadar özdeş ki. Hakkımızda siyaset üretenler, karar verenler ve uygulayanlar bizim insani taraflarımızla ilgili kararlar almıyorlar. Van kentinde yaşayanlar Sisifos sendromunu her konuda yaşıyor. Kentin çehresi bir türlü düzelmedi. Yaşam bize bu kentte çok zor. Sokak lambalarının olmayışından tutalım, toplu taşımanın bir kabusa dönmesi sosyal ve ekonomik hayatımızı kabusa çeviriyor. Bir türlü kentleşemedik, köylü kalmaya da razıydık ama köylü de olamıyoruz. Ne hayvancılık ne de tarım yapılabilir durumda değil. Modern dünya dedikleri dünya hepimizi birer köle yaptı. Özgürlüğü kendi içimizde bulmuştuk oysa. O da elimizden pandemidir, Van depremidir, sosyal medyadır derken akıp gitti. Değerlerimiz dejenere oldu. Kıyısından köşesinden yaşadığımız kültürel değerlerimize yabancılaştık. Gençlerimizin hayalleri çöpçülük de olsa ülke dışında yaşamak olmaya başladı. Ya da kolay yoldan para kazandırdığına inanıldığı fenomen olmak bir hedef olmaya başladı.

Çürümüşlük demeyelim artık çünkü taze olan bir şey çürür. Tazeliğimizi , özgünlüğümüzü yitirdik. Mevcut halimizin çürüyecek bir tarafı kalmadı.

Kaç tane olağan hal durumu yaşadık. Kürtler ve beraberinde Kürt coğrafyasında yaşayan herkes bu OHAL hallerinden çok yönlü olumsuz etkilendi. Tarihsel bir tespit yapmayacağım.

Bugünü konuşalım.

Yeni anayasa yapılacak dendi. Cezaevlerindeki ve sürgündeki Kürtlere yönelik bir planlama yapılacak dendi. Ana dilde eğitim dendi. Kürtlerin anayasal olarak tanınması dendi. Kayyum rejimi kalkacak dendi.

Temkinli bir umut vardı hepimizde. Güven duygumuz sarsılmıştı olağan olarak ama yine de belki bu sefer olur bir şeyler dedik. Gün geçtikçe siyasi hesaplaşmalar daha da keskin olmaya başladı. Ne oldu? Koca bir hiç. Kürtleri ehlileştirmek için bir kandırma operasyonu gibi duruyor şu anda olup bitenler. Bu kaos ve belirsizlik bitsin istiyoruz çünkü annemiz, babamız, çocuklarımız hatta sabahları su verdiğimiz çiçeklerimiz burada.

Bu coğrafyada yaşayan kimse savaş, çatışma istemiyor. Hak hukuk adalet savunduğu için veya seçildiği için kimsenin cezaevlerinde kalmasını istemiyor.

Seçilmiş demek kendi kaderimizi kendimizin tayin etmesi demektir. Demokrasi demektir. İradenin yönetime yansıması demektir. Güven demektir. Tıpkı Sisifos gibi bir dağa koca taşı onun tekrar düşeceğini bilerek yuvarlasak bile kendi içimizdeki mutluluğa razıyız biz. Öğrenmeye, eylemeye razıyız. Huzurla başımızı yastığa koymak, bir ağacın gölgesinde oturmak, sevdiklerimize sarılmak, geleceğe inanmak istiyoruz. Olduğumuz gibi istediğimiz gibi yaşamak… Bu talepler siyasilerin hesaplarının nesnesi olamaz. Bunlar doğal doğuştan kazanılmış haklardır. Bu günlerimiz geri gelemeyecek. Bir saniyemiz bile geri gelemez. Telafi edilemez. Siyasi istikrarsızlık yaşamımızda telafi edilemez gedikler açıyor.

Tüm karar vericiler Hak, hukuk, adalet derhal tesis edilmeli diyerek annemizle daha uzun ve huzurlu vakit geçirebilmemiz için hareket etmeli. Bize sürekli parmak sallayan değil yasal tedbirler ve uygulamalarla haklarımızı güvence altına alan bir adil sistemi dişiyle tırnağıyla ören siyasi iradeye muhtacız. Hemen! Acilen!