Artık kimse kadınların yaşadıklarına “münferit olaylar” diyemiyor. Neredeyse her gün kadınların öldürüldüğü bir ülkede yaşıyoruz ve hafızamız, isimleri unutulmayan binlerce kadının ağırlığını taşıyor.
Bu nedenle dijital anıtlar inşa ediliyor; çünkü adaletin eksik kaldığı yerde toplumsal hafıza direnmeye çalışıyor. Gülistan Doku, Özgecan Aslan, Şule Çet , Rojin Kabaiş , Nazime Alır, Eylem Pesen ve daha niceleri, yalnızca kadın oldukları için yaşamdan koparıldı.
Kadın olmak, bu ülkede başlı başına bir risk alanıyken; etnisite, mülteci/sığınmacı kimliği, sınıfsal konum, medeni durum, dini ve felsefi inanç ya da cinsel kimlik gibi unsurlar bu riski katmanlı hale getiriyor. Kadın hareketinin yıllardır tartıştığı bu kesişimsellik, bazı kadınların neden çok daha ağır bir yük taşıdığını açıkça ortaya koyuyor. Bu durum, kadınların yaşam alanlarının sistematik biçimde daraltıldığını gösteren sayısız örnekle somutlaşıyor.
Ortak olan gerçek ise şu: Bu sistem içinde hiçbir kadın tam anlamıyla özgür ve güvende değil. Delil karartma süreçlerinden “iyi hal” indirimlerine kadar pek çok uygulama, faillere avantaj sağlarken kadınların aleyhine işliyor. Cezasızlık derinleştikçe, şiddeti önlemesi gereken mekanizmalar işlevsiz hale geliyor ve kadınlar kendilerini bir çıkışı olmayan bir döngünün içinde buluyor.
Buna rağmen kadınlar ve kadın hareketi, uzun yıllardır süren yasakçı politikalara karşı susmadı. Konuştu, itiraz etti, örgütlendi ve mücadele etti. Yaşam hakkı, yargı önünde eşitlik ve özgür bir hayat talebi etrafında birleşen bu mücadele, yalnızca kadınlar için değil, toplumun bütünü için bir adalet çağrısıdır.
Gülistan Doku ve ailesinin yaşadıkları, kadınlara yönelik şiddetin yalnızca bireysel değil, aynı zamanda ürkütücü biçimde örgütlü ve sistematik bir sorun olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Bu süreç, adalet mekanizmalarına duyulan güvenin nasıl zedelendiğini ve kadınların yaşam hakkının nasıl ihlal edildiğini açıkça ortaya koydu. Daha da çarpıcı olan ise, kadınları koruması gereken yapıların çoğu zaman ne yaşamda ne de ölüm sonrasında adil bir alan sunamamasıdır.
Bu ülkede kadınlar sadece öldürülmüyor. Yeterince korunmadıkları, yeterince ciddiye alınmadıkları ve yeterince adalet bulamadıkları bir sistemin içinde yaşamak zorunda bırakılıyor.
Bu nedenle mesele yalnızca yas tutmak değil; yüzleşmek, sorgulamak ve değiştirmektir. Kadınların yaşam hakkını güvence altına alan, eşitliği esas alan ve cezasızlığı ortadan kaldıran bir sistem inşa edilmedikçe, bu döngü kırılmayacaktır. Gerçek adalet, ancak bu karanlık düzenin dönüştürülmesiyle mümkün olacaktır.