Hazreti Ömer Camii, depremden aldığı darbeyi taşıyacak takati kalmadığı için yıkım kararı alındı. Son namazlar kılındı, dükkanlar boşaltıldı,
Tahliye işlemleri başlatıldı. Vanlıların belki de en uzun vedasıydı; ama tekrar buluşmanın teselli hakkını saklı tutarak… Sonra bürokratik işlemler başlatıldı, yasal çerçeve kuruldu, güvenlik önlemleri alındı. Nihayetinde yıkım videosu düştü ekranlara.
Kimisi bunu “bir devrin kapanması” olarak çerçeveledi, kimisi bir “hafıza” olarak andı, kimisi de “sembol” olarak tanımladı. Yarım asırlık bir yapıyla kurulan bağın harcı “anılar” idi. Çünkü mekanlar, bir yanıyla anılara ev sahipliği yaparken diğer taraftan da kolektif hafızanın üretim merkezi olurlar. Van’da sadece Hazreti Ömer Camii değil; kolektif hafızayı üreten ve ortak yaşamı büyüten tüm mekanların aynı duyguyu oluşturması gerekiyor.
Kentler ve suretler
Bugün Van’da binlerce yıldan süzülüp bugüne ulaşan Urartu uygarlığı kalıntılarıyla, farklı dini ve etnik halkların yüzlerce yıl önce geride bıraktığı yapılarla ve ortak acı ile sevinci taşıyan mekanlarla bir duygudaşlık kurulduğu söylenebilir mi? Bunun olabilmesi için mutlaka duyu organlarıyla algılanması mı gerekiyor? Sorular çoğaltılabilir, çeşitlendirilebilir; ama gerçek şu ki, yaşadığımız kentler hakkında düşünmek zorundayız. Çünkü kentler bir yönüyle kaderimizi çizen olgusal çemberlerdir. Birey, yaşadığı kentle benzeşir; ten rengi de, giyim kuşağı da bulunduğu sıcak veya soğuk iklimle şekillenir. Kişinin ruhsal dünyası ile sosyal canlılığı da kent mimarisi ile, kentin ekolojik olanaklarıyla gayet ilişkilidir. Dolayısıyla kentler; benliğimizin ve varlığımızın da silinmez suretleridir.
Antik Yunan’dan Roma’ya uzanan serüvende, kentlerle kurulan ilişkiler her zaman büyüleyici olmuştur. Bazı Avrupa kentleri de bunu bir miras olarak kabullenip kentlerini güzelleştirdiler, geliştirdiler. Örneğin Rönesans’ın doğduğu kent olan Floransa adeta tüm Floransalıların ortak bir üretimidir. Çünkü kentin bankerlerinden yün tacirlerine ve önde gelen Medici gibi ailelere değin kentin estetize edilmesine herkes ciddi katkılar sunmaktaydı. Bunun nedeni biraz da kenti MÖ 80’de kuran Romalılardan aldıkları ilhamdı. Öyle ki 15. yüzyılda, Floransa hem en yaşanır kentlerden olurken hem de en zengin kütüphaneye sahip kentlerden olmuştu. Kentin tacirinin de, yerlisinin de, yöneticinin de ortak bir derde sahip olmasının kaçınılmaz bir sonucu olsa gerek.
Kent Hakkı Nedir?
Kent ve toplum ilişkisi, 1960’lardan bugüne irdelenen bir konu. Bunun sebebi, kentlere yönelik neoliberal ve kapitalist yönelimdir. Özellikle Henry Lefebvre’nin 1967’de “kent hakkı” kavramını ortaya atması, David Harvey’in bunun üzerine gitmesi ve diğer kültür kuramcılarının buna ilgi göstermesi ile meselenin ciddiyeti de anlaşılmış oldu. Son yıllarda Türkiye’de de kent hakkı temelli tartışmaların yoğunlaştığı söylenebilir. Çünkü kentleşme algımızın ne kadar sorunlu olduğunu, maruz kaldığımız sonuçlardan anlıyoruz. Öyle ki kentleşmenin tek başına bir nüfus hareketliliği olarak algılandığına da şahit olabiliyoruz.
Buna en büyük itirazı yapanlardan biri, şüphesiz Murray Bookchin’dir. Ona göre, kentleşme ile sadece “kır kültürü” ölmüyor, aynı zamanda “kent” de ölüyor. Çünkü “kentsiz kentleşme” sonucunda kentin tarihsel çöküşü gerçekleşirken devamında yurttaşlık kavramının çöküşü gelmektedir. Bookchin, kentlerin bir yatırım alanına dönüştürülen “mali fon” şeklini aldığını belirterek kişilerin kentle ilişkisinin “vergi mükellefi kimliğindeki yurttaş” ile sınırlı olduğunu, çağdaş liberal yurttaşlık kavramının “en iyi seçmenin en az etkinlikte bulunan seçmen” olduğunu savunduğunu aktarır.
Ona göre, yerel yönetim özgürlüğü ile yurttaşların akıbeti arasındaki bağlantının incelenmesi gerekir; çünkü “bir kentin özgürlüğü ile içinde yaşayan yurttaşların özgürlüğü birbirinden soyutlanamaz.” Günümüz kentlerine yönelik eleştirilerle birlikte Bookchin, geçmişteki “yürek toplulukları” dediği, içinde erdemli ve dürüst bir yaşamın var olduğu kentlerden de bahseder. Bu kentlerin en önemli özelliği, “ortaya çıkışlarından beri ortak bir ideolojik sorumluluğun ve kamu yararını gözetme duygusunun paylaşıldığı ahlaki birlikler” olmalarıdır.
Van Nerden Başlamalı?
“Kent hakkı” üzerinde düşünmesi gereken kentlerin başında şüphesiz Van geliyor. Çünkü dağları, yaylaları, akarsuları ve devasa gölüyle yürek ferahlatan; coğrafi konumuyla büyük bir ekonomik potansiyel taşıyan; genç nüfusuyla umut vaat eden Van’ın paradoksal bir şekilde ızdırap çektiğine şahidiz. Elbette, Van’ın süregelen sorunlarında politik sebepler hiçbir şekilde ıskalanamaz. Kent merkezi, doğal bir gelişim süreci yaşayamadı; 90’lı yıllarda gelen nüfusa hazırlıksız yakalandı. Bugün de nüfusu en çok azalan, göç veren kentlerin başında yine Van geliyor. Sosyo-ekonomik gelişim endekslerindeki göstergeler de ortada. Bir tarafta muazzam bir potansiyel, diğer tarafta ızdırap veren tablo; tam bir paradoks!...
Buna rağmen Van’ı kendine dert edinenler de var. Ekolojik boyutuyla, kültürel boyutuyla ve politik boyutuyla sınırlı imkanlarla bir şeyler yapıldığı da ortada. Ama bunun kolektif bir çabaya dönüşemediği ve somut bir sonuç doğuramadığı gerçeğiyle de yüzleşmek gerekir. Bunun temel nedenlerinden bir tanesi, kent sakinlerinin kendi kentleri üzerinde gönüllerince yapmak istediği şeyleri sekteye uğratan kayyım uygulamasıdır. Çünkü David Harvey’in deyişiyle “kent hakkı”; orada yaşayanların söz sahibi olması, yani kendi şehirlerini gönüllerince değiştirme hakkının varlığıdır.
Bunun olabilmesi için yurttaşın kendi kentinde politik özne olması, karar alma süreçlerine, seçtiği temsilcileri üzerinden etki edebilmesi gerekiyor. Bugün Van’da imardan trafiğe ve işsizlikten ekolojiye büyük sorunlar var. Bütün sorunlar üzerinde ciddi bir konsensüs de var; ama çözüm adımlarının atılmasını sağlayacak mekanizmalar yok. Tam da bu sebeple halkın seçtiği kişilerin görevlerine dönüp kent dinamiklerini etrafında toplayarak kayyımlarla kaybedilen yılların telafisini sağlaması, “kent hakkı” noktasında en kritik gelişme olacaktır. Ancak bundan sonra kent hakkıyla ilgili diğer başlıklar açılabilir, kentin sorunları ortaya konulup tartışılabilir.
İbrahim Genç