“Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da ölür” demeyeceğim, Ahmet Telli’nin dokunaklı dizeleriyle. Çünkü daha onun sağlığında zaten yıkılmıştı kent, yıkmışlardı bir defa…

Öyle ki Hasan Hüseyin Korkmaz, “Güzün Güzün Gelen Hüzün” diyerek yazdığı dizeler de o günler içindi: “kimsecikler kalmamış bağlarda bahçelerde / sokaklar öyle yıkık / sıvalar öyle dökük / kapılar yaslı / kimler ölür böyle her gün / ne tükenmez gözyaşı bu / gelenlere sevinmeye vakit yok / gidenlere diz dökmekten!”

Ama bir dakika, konumuz tam olarak bu değil. Yine de buraya geri döneceğiz yazının akışında. Basın emekçisi ve elbette güzel dost Necip Çapraz yaşamı boyunca herkese ve her şeye öylesine içten dokundu ki kelimeleri bir cümlede sabitlemek kolay değil. Buna rağmen yaprakların sararıp dallarından ayrıldığı bir mevsimde bize veda eden Necip ağabeyin ayrılışını bir cümlede nasıl sabitleyeceğiz? Çünkü o, “Necip Çapraz hayatını kaybetti” cümlesinde sabitlenmesi mümkün olmayan hareketli, heyecanlı ve maceralı bir yaşam sürdü.

Yardımseverdi…

Haritanın en uzak ucunda, ülkenin en ücra köşesinde, coğrafyanın en zorlu toprağında kalemiyle Gever’in duygularına tercüman oldu; öncülük ettiği TV-radyo-gazete çalışmalarıyla Geverlilerin sesi oldu. Diğer taraftan kent içinde sivil toplum, siyaset alanı ve halkın ortak paydada buluşması için kolları sıvamaktan da çekinmiyordu. Çünkü ona göre kent yurttaşları, birlik ve beraberlikle her şeyin üstesinden gelebilecek politik bilince ve kültürel kodlara sahiptiler. Bu sebeple 2011 yılında Van’da deprem olduğunda da sahadaydı. Öyle ki depremden sonra kış koşulları kendini gösterdiğinde, oğlu Deniz (ki o zamanlar daha çocuktu) yarı çıplak karın üzerinde durarak elinde “Van Üşüyüor” dövizini tuttuğunda bununla önemli bir duyarlılık – farkındalık kampanyası başlatmıştı hemen.

Yine biri gittiği için değil, sakinleri politik olduğu için kent yıkıldığında da Necip ağabey kenarda durmadı. Ablukalarda birçok mahallede evler yıkılıp da insanlar yerinden edildiğinde ciddi bir yardım ihtiyacı doğmuştu. İşte o günlerde yazdığı “Geverliler Acılarının Üstesinden Gelir” yazısında da hem halkına duyduğu inancı ortaya koymuştu hem de dayanışmaya olan ihtiyacı… Sadece çağıran, davet eden, yol gösteren olmadı elbette; onarılması gereken evler için dostlarıyla ve yardımsever halkla organize olup duvar ördü, briket taşıdı; erzak yardımına ihtiyacı olanlara birkaç sıcak ekmek ulaştırdı, çocukların ihtiyaçlarını gidererek yüzlerini güldürdü.

Kürt’ün kaderi

Ülkenin içinden geçtiği süreç, Kürt halkının karşı karşıya kaldığı zulüm, yaşadığı kentin sorunları derken Necip ağabeyin hassasiyetinin onun en büyük zaafı olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. Çünkü ince bir hassasiyetle kent ve halkla ilgili konularla ilgilenirken yaşanan stresin kalbi de, beyni de yorması kaçınılmaz haliyle. Özellikle 2000’li yılların başında saldırıya uğraması, büyük bir emekle kurduğu Yüksekova Haber’in büyüdükçe andıçlarla, cezalarla ve kapatılmayla karşı karşıya kalması da ciddi stres noktalarıydı. Ama Necip ağabey direngen biriydi, umutla mücadeleden yanaydı. 2022 yılında beyin kanaması geçirip de 40 günü aşkın sürede hastanede direnip ayağa kalktığında bunu ispatlamıştı doğrusu…

Ama dert bir değil ki bitsin! Son zamanlarda siyasi yargılamalar ve verilen cezalar da onun günlük hayatını iyice kısıtlamıştı. 2023 yılında kamuoyuna yaptığı açıklamada “Doktorların stresten uzak durması” tavsiyesinde bulunduğunu belirtip “Önümüzdeki günlerde güncel konularda, siyaset ve memleket meseleleri hakkındaki paylaşımlarımda bir miktar azalma olabilir.” diyordu. Benim de o yıllardaki tek ricam, sağlığına dikkat etmesiydi; çünkü sağlığı iyi olsun da politik, sosyal ve ekonomik ne tür sorun varsa çözülecekti, memleket de, ülke de iyi olacaktı. Belki Barış ve Toplum süreci daha hızlı yürüseydi, Çerçeve Yasa 10 Ağustos’ta değil de bir yıl önce Meclis’ten geçseydi o da rahat nefes alacaktı, belki de daha iyi tedavi imkanına kavuşacaktı. Bilemiyorum; ama Necip ağabeyin yaşamı da, “Kürt’ün kaderi işte” dedirten cinsten…

“Biz bir araya hep onun vesilesiyle geldik”

Necip ağabey, insanları bir araya getirip bir projede birlikte bir şeyler yapmayı seviyordu. Zaten Yüksekova Haber de sadece bir gazete değildi, herkesin ya yazılarıyla, ya haberleriyle ya da yorumlarıyla bir araya geldiği bir forumdu. Bu konsept beni ta İzmir’den Yüksekova Haber’in bir parçası yapmıştı. Üniversite yeni bitmiş, araştırıp yazmak tutkusuyla dolup taşıdığım yıllardı. Gönderdiğim bir yazıyı önce yayınladı, sonra da bana ulaşarak “Neden bizim daimi yazarımız olmuyorsun ki!” dedi ve ondan sonra yazdıkça yazdık. Yüksekova Haber’de “Başlarken” başlıklı ilk yazımda amacımı “İzmir’in masmavi denizinin kardeş kokusunu, Hakkari’nin Berçelan yaylasındaki rüzgarla uçurmak için bütün Türkiye’ye kardeş sözcüklerden büyük cümleler kuracağız.” sözüyle ortaya koymuştum.

Bu süreçte Necip ağabeyin en dikkat çekici bir özelliği, sürekli bir şeyler yapma arzusuyla dolu olmasıydı. Yeni fikirler üretmek için beyin fırtınası yapardı, bir çıkış yolu yapmak için projeler geliştirirdi, farklı yerlerdeki farklı eğilimde olan insanları bir araya getirmenin çabasına girerdi. Öyle ki yazar ve şair İrfan Sarı ağabeyin onun ardından bana yazdığı mesajdaki sözleri bunu resmeder mahiyette: “Biz bir araya hep onun vesilesiyle geldik be dostum.” Şimdi onun ardından tesellinin yolu açıktır en azından. Onun farklı kentlerden bir araya getirdiği kalemler, bir araya gelip onu anarak teselliyi birbirilerinde bulacaklardır muhakkak.

Ve yol ayrımındayız...

Necip ağabey, sadece bir basın emekçisi olmadı hiçbir zaman. Bir yurtseverdi; hem insanlarını çok sevdi, hem memleketini, hem de politik mücadeleyi… Gazete köşesinde bir yazar olarak da durmadı; depremde, yıkımda halkın yardımına koştu. Bu sebeple onun adının bir sokakta, bir caddede, bir kurumda yaşaması için çokça sebep var şüphesiz.

Cemal Süreya’nın dediği gibi, “Her ölüm erken ölümdür. Üstü kalsın.” Necip ağabeyin ölümü de “en erken” ölüm olsa gerek. Çünkü her an onunla yeniden bir yerde apansız sohbet edecekmişim duygusunun hiçbir zaman yitip gitmeyeceğini biliyorum. Yine de Ahmet Telli’nin bahsettiği “Yol Ayrımı” inkar gelinemez bir hakikat olarak mührünü vuruyor acımıza:

“Bir yol ayrımına getirdi bizi zaman / ki daha kurtarılmış değil seher türküleri / dağları kuşatan çakal sesleri dinmiş değil / hala tütüp durmakta acılarımızın dumanı / konup göçmedeyiz mayınlı topraklarda / ama unutmayalım, bir yol ayrımındayız artık

bellidir geçmiş ile gelecek / Bellidir / geçmiş ile gelecek arasında kalan”

Em ê tu car te ji bîr nekin kekê Necîp, deng û raman û hestên tê dê her tim xwe li ser axa welat bidin jiyandin. Cihê te bihuşt be! Serê malbat û hemû hezkiriyên te sax be!

İbrahim GENÇ