Sırtını hiçbir zaman dayamamış, kasabadan bir tık büyük, şirin bir ilçeydi… Bir ilkokulu vardı.

Orta ve lise eğitimi ise uzun bir koridoru olan, altı sınıflı bir binada veriliyordu.
İlçenin nüfusu da 3-4 bin civarındaydı.

12 Eylul

Van’ın Başkale (Elbak) ilçesinden söz ediyorum.
Doğup büyüdüğüm topraklar…

Yarı-feodal aşiret kültürünün hüküm sürdüğü Başkale, aynı zamanda İran hududunun sıfır noktasında konumlanmış bir yerleşkeydi.
Ertoşi, Merzıkan, Botan, Xani, Pinyaşi, Evdoyi gibi aşiretlerin merkezinde bulunduğu ilçede, öne çıkan bir diğer önemli sosyal aktör de gençliğin başlattığı devrimci hareketti.

Bu hareket, ilçede tek otorite olan DDKD (Devrimci Doğu Kültür Derneği) çatısı altında yürütülüyordu.
70’li yıllarda başlayan bu hareket, Kürt halkının kimliğini, dilini, özgürlüğünü ve hatta bağımsızlığını esas alan bir mücadeleydi.

Liseli öğrenciler arasında fazlasıyla ilgi gören bu hareket, ağırlıklı olarak eğitim çalışmalarıyla (dernek binasında, evlerde ve zaman zaman da okul sıralarında) sürdürülüyordu.
Bunun dışında zaman zaman ülkedeki faşist saldırılara (özellikle metropollerde okuyan üniversiteli öğrencilere yönelik), ağalık düzenine karşı yürüyüş ve mitingler de düzenleniyordu.

E4Da8Ebd E3F5 4831 92C4 Dda3C43Fbd36

Dönemin TÖB-DER (Öğretmenler Derneği) ve TÜM-DER (Tüm Memurlar Derneği) gibi örgütleri de bu mücadeleye destek veriyordu.
Yani sözün özü: tüm bu mücadele demokratik temelde, şiddete ve silaha başvurmadan yürütülüyordu.

Ama bu demokratik taleplere dahi tahammül edemeyenler oldu…

ŞAFAĞIN KÖR KARANLIĞINDA DARBE

Her yaz geldiğinde, Diyarbakır ve Muş’tan gelen kamyon kamyon karpuzları satın alır, çarşıda müsait bir yere dökerek satar, günü kurtarmaya çalışırdık.
O yıl da öyle yaptık.

İki kamyon karpuzu, rahmetli Abidin Öztürk’e ait cumbalı evin duvarının dibine boşaltmış, yavaş yavaş satıyorduk.
Gece bile karpuzların yanında uyuyorduk.
Ne de olsa tüm sermayemiz buydu, sahip çıkmak gerekirdi.

O gün abim Şevket (ilçede öğretmendi) ve amcaoğlu Naci Öztürk (Ankara’da üniversite okuyordu, o sıralar Başkale’ye tatile gelmişti) yanımıza geldiler ve:
“Bu gece siz gidin, dinlenin; karpuzları biz bekleyeceğiz,” dediler.

Biz de itiraz etmedik.
Bir gün de olsa gidip rahat bir yatakta uyuyacaktık, çünkü yaz boyunca çok yorulmuştuk.

Ama o hasret kaldığımız uykunun keyfi kursağımızda kaldı.
Yatağa girdikten bir iki saat sonra evin dış kapısı şiddetle dövüldü, yataktan fırladık.

Gelenler, sözüm ona karpuz nöbetine kalan muhteşem ikiliydi! 🤣
Rahmetli babam:
“Yahu sabah ezanı dahi okunmadı, niye böyle erken geldiniz? Yazıklar olsun delikanlılığınıza!” diye sitem etti.

İçimden, “Bunlar şehir çocuğu, zora gelmez,” deyip güldüm.
Ama mevzunun düşündüğüm gibi olmadığını, toprak damlı evin penceresinden baktığımda öğrendim.

Sokak lambası dahi olmayan mahalle, tam teşekküllü bir stadyum gibi aydınlatılmıştı.
Abim Şevket’in telaşla babamın yatağının başucundaki altı pilli radyoya yöneldiğini gördüm. Düğmeyi çevirdi.
Radyo parazit yaparken, mahalleden gelen siren ve asker postallarının sesi duyuldu.
Ardından diktatör general Kenan Evren’in sesi:

“Bu saatten itibaren ülkedeki tüm siyasi partiler kapatılmış ve Milli Güvenlik Konseyi yönetime el koymuştur.”

Yaşlı, çocuk, kadın, erkek; herkes şaşkınlıkla bakıştı.
Abim Şevket, titreyen sesiyle:

“DARBE OLDU…” dedi.

Ebf37670 72Dc 4436 9692 F9Cbd2C2A9D8

Darbenin ne olduğunu dahi bilmiyordum.
Henüz liseyi yeni bitirmiştim.
Oysa ki çalışmalara katıldığım devrimci abiler çok yakın zamanda devrim yapacaklarını ve Kürtlerin özgür olacağını söylüyorlardı!
Görünen o ki, devrimci abiler değil, generaller kazanmıştı.

Korkmaya başladık…
Karpuzlar sahipsiz kalmıştı.
Abim: “Git Caydin’e söyle, evde ne varsa temizlesin,” dedi.

Gariban Caydin’de ne olabilir ki?
Kıt kanaat geçinen terzi bir abiydi.
Evimize beş yüz metre uzaklıktaki evlerine yürümeye başladım.
Gizlenerek ve saklanarak…
Çünkü mahalle asker ve tank ablukası altındaydı.

Eve vardığımda onlar da uyanmış, koli koli kitapları bir yerlere taşıyorlardı.
Rahmetli babası Halit Usta (duvar ustası) sigara üstüne sigara yakıyordu.
Eve geri döndüm.

Mahalle halkı cümbür cemaat dışarı çıkmış, yorumlar yapıyordu.
Karpuz nöbetine kalan üniversite öğrencisi Naci:

“Uyuyordum… Bir ara birileri ayağıma vurup ‘Kalk, kalk’ dedi. Ben de uykulu haldeyken ‘Kendine karpuz al git’ dedim.
Ama bu sefer daha sert vurmaya başladılar ve ‘Lan oğlum darbe oldu!’ diye küfrettiler. Gözlerimi açtım, tepemizde 3-4 asker!
Can havliyle kendimizi eve attık.”

Gülüşmeler oldu…
(O kasvetli anda bile ne güzel güldüğümüzü uzun yıllar unutmadım.)

Gün ağarmış, güneş Mengene Dağı’nın tepesine ulaşmıştı.
Mahalle telaş içindeydi.
Askerlerin evlere baskın yaptığı, gözaltına alınanların olduğu kulaktan kulağa yayılıyordu.
Sokaklarda siren sesleri ve:

“Herkes evine girsin, kimse dışarı çıkmasın!” anonsları…

Ekmek alınmasına dahi izin verilmiyordu, fırınlar da zaten kapalıydı.

Korku ve endişeyle geçen saatler, ikindi vaktini gösteriyordu.
Bir grup gencin hızlı adımlarla mahalle sokağından geçtiğini gördüm.
Hepsini tanıyordum.
Öğrencilik yıllarımızda, okulda ve dernekte bize sosyalizmi, felsefeyi, özgürlüğü ve Kürdistan gerçekliğini öğreten ‘Devrimci Abilerdi.’

En öndeki rahmetli Eyyüp Kemal (Adsız)’dı. (Yıllar sonra yurt dışında haince ve sinsice katledildi.)
Arkasında Bedri Orhan, rahmetli Kokal Abi, Salih Dinçer…
Yanılmıyorsam Hasan Kurt (Göçeroğlu) da vardı.
Sonradan öğrendim ki İspiriz Dağı’na çıkmışlardı.

E5435C54 7178 4900 A15B 689Fee864862

Ne de olsa İspiriz Dağı, sözünün eri bir dağdır.
Kendine sığınanı kolay kolay hasmına teslim etmez.
Ne kaçakçılar, ne firariler barındı o zirvelerde…
Gözden kaybolana kadar arkalarından gözledim.
Belki de en şanslıları onlardı.

Çünkü gecenin sabahında onlarca insanın evlerine baskın yapılarak gözaltına alındıkları haberleri geldi.
Öğretmenler, doktorlar, memurlar…
Cemselere bindirilip askeri tabur ve kışlalara götürülüyorlardı.
Kimseyle görüştürülmüyorlardı.

Kendilerini o gece koruyabilenler ise sonradan sınır köylere gidip oradan İran'a geçtiler.
Gözaltına alınanlar ise kimileri aylar sonra kimileri de yıllar sonra evlerine dönebildiler.
Çoğu da gördükleri işkenceden yarım can kalmıştı.

Özellikle Diyarbakır'a götürülenlerin gördükleri işkenceler, kurdu kuşu tövbeye getiren cinstendi. Yaşadıkları bedensel ve ruhsal travmaları yıllarca atlatamadılar.
Cavdin Dağdelen, Musa Atlı, Salih Dinçer ve birkaç köy muhtarı bu zulmün canlı tanıklarıydılar...
Kısacası bu hatıralar 12 Eylül darbesinin kısa bir özetiydi.
Çünkü bu askeri darbeden mağdur olmayan insan sayısı bir elin parmak sayısını geçmiyordu.
Çocuktan gence, kadından erkeğe her ilçe sakini şöyle yada böyle bir şekilde bu darbeden payına düşeni aldı. Avrupa'ya ulaşabilenler ise bir daha da geri dönmediler.

31366B4E B733 49F1 8E52 E454Bd194076

Ana evlada hasret kaldı.
12 Eylül faşist darbesi Başkale ilçesi tarihinde böylesi derin ve acı dolu bir gedik açtı.

Ama ilahi adalet tecelli etmiş olacak ki Diktatör General ömrünün son yıllarında bir insanın çekebileceği en büyük acıyı çekti.

Yıllarca hasta yatağında yatalak kaldı.