Toplumsal olayların psikolojik arka planını sizler için kaleme aldım. Toplumu anlamak, insanı anlamaktan geçer. Ben de görünmeyen tarafı anlatıyorum.

Bir İnsan Kaybolduğunda Sadece O Mu Kaybolur?
Toplumlar bazen büyük krizlerle değil,
küçük ama derin yaralarla aşınır.
Bir gün bir haber düşer önümüze.
Bir isim. Bir yüz. Bir kayıp.
Bir süre konuşulur.
Sonra… sessizlik.
Ama o sessizlikte kaybolan sadece bir insan değildir.
Bugün Rojin Kabaiş ve Gülistan Doku üzerinden konuşuyoruz.
Ama aslında konuşmamız gereken şey çok daha derin:
Bir insan kaybolduğunda gerçekte ne kaybolur?
Psikoloji bize şunu söyler:
İnsan zihni belirsizliğe dayanamaz.
Bir kayıp varsa, bir son ister.
Bir kapanış… bir vedalaşma…
Ama ya o son hiç gelmezse?
İşte o zaman kayıp, sadece bir olay olmaktan çıkar.
Bir duyguya dönüşür.
Yayılır.
Gülistan Doku’nun hikâyesi tam olarak burada duruyor.
Ortada bir kayıp var ama bir son yok.
Bu durumun bir adı var:
Belirsiz kayıp.
Ve bu, sadece bir ailenin yaşadığı bir acı değildir.
Bu, toplumun içine sızan bir huzursuzluktur.
Çünkü o andan itibaren herkes aynı soruyu kendine sormaya başlar:
“Ya bir gün ben de açıklanamayan bir şekilde kaybolursam?”
Sosyoloji ise başka bir gerçekle yüzleştirir bizi:
Her hikâye eşit duyulmaz.
Bazıları büyür.
Bazıları kaybolur.
Bazıları için kalabalıklar toplanır.
Bazıları birkaç gün konuşulup unutulur.
İşte tam burada görünmeyen bir eşitsizlik başlar:
Görünürlük eşitsizliği.
Ve bu eşitsizlik, zamanla çok daha tehlikeli bir şeye dönüşür:
Güven kaybı.
Çünkü insanlar artık sadece kaybolan kişiyi düşünmez.
Kendilerini düşünür.
“Benim başıma gelse ne olur?”
“Benim hikâyem duyulur mu?”
“Yoksa ben de sessizlikte mi kaybolurum?”
Bu sorular çoğaldıkça toplum dışarıdan aynı görünür.
Ama içeride bir şey değişir.
Bir şey eksilir.
Rojin Kabaiş’in yaşadığı süreç ise bize başka bir gerçeği hatırlatır:
Sessizlik bazen sadece bir sonuç değildir.
Bir tercihtir.
Konuşmanın riskli olduğu bir yerde insanlar susmayı seçer.
Görünmemeyi.
Bu bir korunma refleksi gibi görünür.
Ama uzun vadede…
Toplumu yalnızlaştırır.
Ve en tehlikelisi şu olur:
İnsanlar alışır.
Görmemeye.
Duymamaya.
Tepki vermemeye.
Oysa bir toplumun sağlığı, en güçlü anlarında değil;
en kırılgan anlarında verdiği tepkiyle ölçülür.
Bir kayıp karşısında ne yapıyoruz?
Hatırlıyor muyuz?
Sorguluyor muyuz?
Yoksa hızla unutmayı mı seçiyoruz?
Çünkü unutmak kolaydır.
Hatırlamak ise sorumluluk ister.
Ve belki de bugün ihtiyacımız olan şey büyük sözler değil,
çok basit bir duruş:
Görmek.
Duymak.
Unutmamak.
Son bir soru:
Bir insan kaybolduğunda…
Sadece o mu kaybolur?
Yoksa biraz adalet mi eksilir?
Biraz güven mi?
Ve eğer biz susarsak…
Biraz insanlık mı?
Murat Ürgen
Aile Danışmanı