Bir ülkenin geleceğini yalnızca büyük sözler değil, birbirine nasıl seslendiği de belirler.

Siyasetin dili sertleştikçe toplumun kalbi yoruluyor; insanlar birbirini dinlemek yerine birbirinden kuşkulanıyor. Oysa bugün ihtiyacımız olan, korkuyu ve öfkeyi çoğaltan sözler değil; farklılıklarımız arasında köprü kuracak daha mutedil, daha insani bir dildir.

Birlikte yaşamak, herkesin aynı kimliği taşıması, aynı inanca ya da aynı düşünceye sahip olması demek değildir. Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, Alevi’nin ve bu ülkenin bütün halklarının kendini özgürce ifade edebildiği; birbirinin varlığını tehdit değil, ortak hayatın bir parçası olarak gördüğü bir düzen demektir. Hangi kimlik adına dile getirilirse getirilsin, aşırılık ve dışlama toplumu daraltır. İnsan onurunu, eşitliği ve kardeşliği büyüten bir siyaset ise hepimize nefes aldırır.

Gençlerimizin gözlerinde gelecek yerine gitme planları varsa, orada hepimizin düşünmesi gereken bir mesele vardır. Gençlerin iş bulabildiği, emeklerinin karşılığını aldığı, ülkesinde kendine bir hayat kurabildiği bir Türkiye hayal değil, toplumsal bir ihtiyaçtır. Kadınların çalışma ve sosyal yaşamda eşit biçimde yer alabildiği, kendi ayakları üzerinde durabildiği bir ülke de bu ihtiyacın ayrılmaz parçasıdır.

Sosyoloji bize toplumların farklılıkları yok ederek değil, onları adaletle bir arada tutarak güçlendiğini gösteriyor. Bu nedenle siyaset, insanları karşı karşıya getiren dili bırakıp ortak yaşamın sorumluluğunu üstlenmeli. Çünkü umut, yalnızca güzel bir gelecekten söz etmekle değil; herkesin o gelecekte kendine yer bulabileceğine inanmasıyla başlar. Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur: Kimsenin kimliğinden dolayı dışlanmadığı, gençlerin geleceğini başka ülkelerde aramadığı, kadınların eşit yaşadığı ve halkların kardeşlik hukukuyla yan yana durduğu bir ülke.

Murat Ürgen
Aile Danışmanı & Yazar