Barışa açılan yol, yalnızca silahların susmasıyla tamamlanmaz. O yol; hukukun herkes için eşit işlemesi, farklı kimliklerin kendini güvende hissetmesi ve insanların insanca bir yaşam umudunu yeniden kurabilmesiyle anlam kazanır.

Bugün yürütülen siyasi sürece toplumun önemli bir kesimi umutla bakıyor. Ancak sürecin yavaş ilerlemesi, belirsizliklerin sürmesi ve somut adımların gecikmesi bu umudu zedeliyor. İnsanlar bir yandan barış ihtimalini önemsiyor, diğer yandan geçmişte yaşanan hayal kırıklıklarının yeniden tekrarlanmasından kaygı duyuyor. Bu kaygıyı görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü toplumsal güven, yalnızca sözlerle değil, atılan adımlarla kurulur.

Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğü de bu nedenle yalnızca bir kişinin hukuki durumuna indirgenemez. Mesele, adalet duygusunun ve hukukun üstünlüğünün toplumda nasıl karşılık bulduğuyla ilgilidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Demirtaş hakkındaki 2025 tarihli kararında hak ihlalleri tespit etti; Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi de Eylül 2026’da kararların uygulanması ve serbest bırakılması yönündeki çağrısını yineledi. Bu kararların uygulanması, hukuki yükümlülüklerin yanı sıra toplumun adalete duyduğu güven açısından da önem taşıyor.

Meclis’te kabul edilerek yürürlüğe giren çerçeve yasa, sürecin hukuki zemini bakımından bir adım oldu. Fakat yasanın kabul edilmesi tek başına yeterli değil. Toplum, bu adımın hayatın içinde nasıl karşılık bulacağını; hak ve özgürlüklerin, eşit yurttaşlığın ve hukuk güvencesinin nasıl güçleneceğini görmek istiyor.

Barış, yalnızca siyasi aktörlerin birbirine verdiği mesajlardan ibaret değildir. Aynı zamanda yıllardır bekleyen, kaygı taşıyan, sevdiklerinden ayrı düşen ve geleceğini belirsizlik içinde kurmaya çalışan insanların meselesidir. Sürecin ağır ilerlemesi, toplumda “Yine mi sonuç alınamayacak?” sorusunu büyütüyor. Umutsuzluk derinleşmeden, bu sorulara açık ve güven veren yanıtlar verilmelidir.

Demirtaş’ın özgürlük, eşit yaşam ve halkların kardeşliği üzerine kurduğu siyaset, bugün yeniden düşünülmesi gereken bir toplumsal çağrıyı içeriyor: Bir arada yaşamak, farklılıkları yok sayarak değil, onları eşit haklarla tanıyarak mümkündür. Türk’ün, Kürt’ün, Arap’ın, Alevi’nin ve bu ülkenin bütün halklarının dili, kimliği, inancı ve onuru güvence altında olduğunda ortak gelecek de güçlenir.

Ortadoğu’da çatışmaların ve ayrışmaların ağır bedeller yarattığı bir dönemde, kardeşlik hukukunu savunmak daha da önemlidir. Bu hukuk, herkesten aynı düşünmesini istemez; kimsenin kimliği veya düşüncesi nedeniyle dışlanmadığı, haklarının kısıtlanmadığı bir yaşamı mümkün kılar. Türkiye’de de ihtiyaç duyduğumuz şey, tam olarak bu ortak yaşam iradesidir.

Artık siyasetin dili de yöntemi de bu sorumluluğa uygun biçimde değişmelidir. Hak ihlallerine son veren, hukuku kişilere ve siyasi görüşlere göre eğip bükmeyen, özgürlüğü bir pazarlık konusu olmaktan çıkaran bir yaklaşım, toplumsal dönüşümün başlangıcı olabilir. Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğü ve benzer durumdaki insanların haklarının tanınması, bu başlangıcın güçlü işaretlerinden biri olacaktır.

Tüm Türkiyeden yükselen beklenti de budur: Barışın yalnızca konuşulmadığı, adaletin ve özgürlüğün gündelik hayatta hissedildiği bir ülke. Siyasi süreç güveni büyütmeli; hukuk, insan haklarını korumalı; siyaset ise toplumun farklı kesimlerini birbirine yaklaştırmalıdır.

İnanıyorum ki böyle bir başlangıç, yalnızca bugünün sorunlarına yanıt vermekle kalmaz; Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Alevilerin ve bu coğrafyanın bütün halklarının eşit, özgür ve onurlu biçimde yaşayacağı ortak bir geleceğin de kapısını aralar. Özgürlüğe açılan yol, herkes için adalet ve eşit yaşamla tamamlanır.

Murat Ürgen
Aile Danışmanı & Yazar